28 Ağustos 2010 Cumartesi

Zamanda Yolculuk


bir gün gelecek bu gün de
bir anı olacak nasılsa
oturduğumuz bu masa
bu kum saati, bu rüzgar,
bu eski komodin
bu kırık
sandalye
bu kelepir yürek
bu aşk
nasılsa


Behçet Aysan



Zamandan kopmuş hissindeyim ‘ne zamandır.’ Sorgulayıp öyle yargıladığım taşlarımı yokluyor hayat. “Toplum gözü”nün insanların üzerine sık sık dikildiği bu yerde, bakış açımı korumaya çalışıyorum. Normalde gözüme çarpmayanlara, şimdi kötü gözle bakmamaya... Değişsem bile kendim kalmaya…

Aynı masada oturduğum bir ‘üniversiteli’ye insanların ortak paydasının ne ‘olmadığına’ dair salt iki cümle söylerken, karşımda duvar varmış gibi gelmeyeli çok olmuştu… Kaç kişiler?

Sevgilisiyle elele yürüyen liseli gençler gözüme çarpmayalı da çok olmuştu. Gülümseyip memnuniyet duymak, bugünlereymiş. Kaç kişiler? Ne zamana büyürler?

Anılarıma, türlü duvarlara çarpmamak için anlatamadıklarımı da eklerken, bir gün özgürce anlatabilmeyi diliyorum. Ve en güzeli, düşümdekine yakın hayatların var olduğunu biliyorum.

Kaç kişiyiz?

Sevgiler, selamlar…

Ilgıt Teyhani
28.08.10

8 Ağustos 2010 Pazar

DediKodu 3


“Bir derviş varmış, deli olup olmadığını bilmiyoruz, kimi gün birinin yolunu çevirir, ‘Peki sen ne dersin?’ diye sorarmış. Boş verip geçmişler başlangıçta; fakat derviş sorusunda direndikçe kasabayı bir düşüncedir almış: Dervişin sorusunu bir yanıtlayan çıkmayacak mı? Ama bunu herkes yalnızken kendi kendine düşünürmüş, başkasına açmaya utanırmış. ‘Bilemedim’ demenin korkusu. Öyle ki dervişin sorusu ile karşılaşanlar, bunu gizlemeye başlamışlar artık, ‘bana bir şey sormadı’ diyorlarmış kahvede. ‘Hele bana sorsun da, bakın nasıl yanıtlarım’ diyenler de çıkmaya başlamış. Fakat zamanla bu sıkıntılı durum bir karabasan olmuş çıkmış. Dervişi öldürmüşler, neyi sorduğunu da unutmuşlar...”

Melih Cevdet Anday


Sokrates'i getirdi aklıma Melih Cevdet'in yukarıdaki satırları. Bu tarife uyanları sıralayacak olsak, sürekli bir yeni isim eklenebileceğinden, sonunu getirebilir miyiz bilmiyorum. Ve şu an, sonunu getirebilelim ister miyim istemez mi en çok onu bilmiyorum.

Düşünen, düşündüren kimsenin sonunun getirilmesine kaynaklık eden, işte tam da bunu başarabilmiş ya da başarmasına az kalmış olması. Katlin gerçekleşmesiyle olansa, artık yeni gelişmeler hakkındaki düşüncesini aktaramayacak olması. Fakat bakış açısına, tarih yazımı sayesinde sahibiz. Efsaneleştirilmesiniyse geçiyorum, zira daha yaşarken efsane olmasaydı, hedef o olmazdı.

Düşünce özgürlüğü yalnız yasalarca değil, ahlaken de desteklenirse, toplumca içimize işlerse, 'nefes kesici' kuramcıların nefesleri kesilmezse, zorunlu kılınan bir Düşünce Tarihi dersi ile, bakışımız biraz olsun kuvvetlendirilirse, bu katillerin sonunu getirebiliriz mesela, bu bir ihtimal.

Düşünce odaklı soru soranlar, artık sormaz olurlarsa, kimsenin aklına karpuz kabuğu düşmez olursa artık, o zaman da bu listenin sonunu getirebiliriz mesela, bu da en kötü ihtimal.

İyiye götüren ihtimallerimizin gerçekleşmesi dileklerimle...

Selamlar.

Ilgıt Teyhani
08.08.10

Gizli Öz'ne


Sol göğsünün altındaki o yara izini hatırlıyorum. Sormuştum ne izi olduğunu, “Yanık” demişti. Karın boşluğuna serili avuç içi büyüklüğünde bir yanığın öyküsü için oldukça kısa bir cevaptı. Küçüktüm ama biliyordum tepkilerinin ne manaya geldiğini, en hayranlıkla ve hevesle gözlemlediğimdi o, tanıyordum. Anılarını paylaşmayı normalde çok severdi, kimi zaman gülümseyerek anlatışına gözyaşları eşlik ederdi. Böyle durumlarda sesini biraz daha yükseltir, hafif kahkaha atar gibi konuşmaya çabalar, bastırmaya çalışırdı akanları. İlginç olsa anlatırdı, bu sefer konuşmasa daha iyiydi demek ki. Sormadım fazlasını.

Sonra, ‘konuşmasa daha iyi’lerini daha net kavradım. ‘Nedendi?’, ‘Nasıl oldu?’ dedikçe... Çalıştığı yerden de sorsam, özel bir yanıt vermekten kaçındığı noktalardı onlar. Detayını bilmediğinden değildi, insan anılarını bilmez mi? Yanıtları, aynı yoldan geçmiş herhangi birinden öğrenebileceklerimden ve hakkında yazılmış kitaplardan okuyabileceklerimden pek fazlası değildi. Çok okudum, çok şey izledim hakkında. Öyle bir zaman geldi ki, inanmak istemedim duyduklarıma, gördüklerime, yapılanlara. Bana anlatmak istemedikleri bunlarsa, bunları taşıyor olamazdı, ya da belki, dilerim olmasındı… Artık bir redde ihtiyaç duyuyordu ruhum. “Bunlar bunlar olmuş, öyle mi, orada mıymış, anlatıldığı gibi mi?” dedim, onu en yakından bilene. Konuşamadı, yutkundu, gözlerini kapatarak başıyla onayladı. Tekrar konuşmadık o konuda. Anlatılanların daha azı değildi yaşananlar…

Derken bir belgesel izlerken, döküldü gözlerimden, taşıdığım miras. “Hangisiydi acaba, şu mavi gömlekli olan mı, yoksa ellerini önünde kavuşturmuş olan mı?” anlamak için dikkat kesildiğim bir an, “Fark eder mi?” balyozu indiğinde beynime. Kalbim sıkıştı, ezildi desem, yeter mi tarifine?

İşte tam o esnada, o yara izini hiç unutmadığımı anladım. Ve anladım ki, ihtiyacım olan şey, tüm ayrıntıları bilmek değilmiş. Çünkü bazen susmak, soruyu boş bırakmak anlamına gelmezmiş. İhtiyaç duyduğumsa, gerçekliğinin tasdiki ya da reddi imiş, gerçekmiş.

Nazım’ın güzel dizelerini getirirken aklıma o yara izi, şimdilerde düşündüğüm, her ne ile ve nasıl yakıldı ise, yetmiş miydi karartmaya ‘sol memesinin altındaki cevahir’i…

Ilgıt Teyhani
08.08.10

7 Ağustos 2010 Cumartesi

DediKodu 2

Sanırım kitaba hevesli hemen herkes, edebiyatımızda edebî değeri yüksek eserlerin artışındaki azalmanın farkındadır. Klasiklerin yanısıra Türk ve dünya edebiyatının kült eserlerini okumaya alışmış, okuduğu eserde neyi bulmak istediğini kabaca bilen bünyeler, yeni kurulan edebiyatı(genel anlamıyla postmodernizmi) yadırgamadan edemedikçe, daha da uzağında kaldı, şu, çok satanların.

"Bir kitabı çok popülerken okuyamıyorum." ya da "Bir filmi çok popülerken izleyemiyorum." sorunsalı sanırım eski zamanlarda bu kadar güçlü değildi. Burnumuza burnumuza sokulan eserlerin birinde ikisinde beklediğimiz tadı bulmayışımız ve bulduğumuzun 'kolayına kaçılmışlık' oluşu-misal Elif Şafak'ın kendi kitaplarından alıntıladığı cümlelerden oluşan Kağıt Helva'sı-, bizi yeni 'sanat'tan soğuttukça soğuttu. -Elbette bu soğutmayı Elif Hanım tek başına ne kadar istese de başaramazdı...- Yani, sizin de farkında olduğunuz gibi, yazarın 'okutmak' değil, 'okunmak' için yazarlığa soyunuşunun keskinleştiği devirdeyiz, ne mutlu bize!

Not: Elif Şafak'ın bu bahsettiğim kitabı hakkında Ekşi'den bir alıntı yapayım: Büyük düşünür, büyük mutasavvıf ve Türk edebiyatında adeta bir mihenk taşı olan Elif Şafak'ın birbirinden değerli eserlerinden seçmeler sunduğu bir başucu kitabı.
Maalesef Fyodor Mihailoviç Dostoyevski'nin onunki kadar aklı olmadığı için, günümüzde The Best of Dostoyevski seçkisinden mahrumuz.


Tam da denk gelmişken "Peki bu süreci neye borçluyuz?"a kendimce yanıt olabilecek satırlara, dedikodumuzu beraber yapalım isterim.

(Sosyolog Şükrü Argın 1980 sonrası için konuşuyor): "Şeylerin oldukları şeyden başka bir şey olabilecekleri inancı yıkılmıştır bir kere. Kapitalizm sadece rakiplerinin değil, tarihin de markajından kurtulmuş ve kendisini doğallaştırmıştır. ‘Başka bir dünya’nın mümkün olduğu inancına yaslanamayan bir radikalizm nasıl mecalsiz kalırsa, ‘başka bir hayat’tan söz etmenin mümkün olduğu inancına yaslanamayan bir edebiyat da mecalsiz kalır. Dünya ya da hayat... Önemli olan sözcük bunlar değil. Önemli olan ‘başka’ sözcüğü. Radikal politika ile has edebiyatı aynı krizde buluşturan, yaşadığımız dünyada ve hayatta ‘başka’ sözcüğünün anlamını yitirmesidir. Şimdi ve burada olup biten şeylere bambaşka bir açıdan bakabileceğimiz bir noktaya yerleşememek... Bugünün meselesi bence bu.

Oysa, has edebiyatçılar geleceğe seslenen insanlardır. Onların okurları bile başkadır; hatta, namevcutturlar. Olsa olsa müstakbel okurlarından söz edilebilir. Çoğu günümüz yazarı gibi, hazır ve nazır bir okur kitleleri yoktur. Sözlerini önceden belirlenmiş okur profillerine isabet ettirmeye çalışmazlar. Daha açıkçası, Piyasa’ları yoktur; Tarih’e, yani belirsizliğe, boşluğa seslenirler. Kulakları bugünden değil, daha çok yarından gelecek yankılardadır."

...

"Bu dönüşümün en açık göstergesi, yayıncılığın bir sektör haline gelişidir. Caddelere bakan küçük kitabevlerinin yerini alışveriş merkezleri içine kapanmış büyük ‘bookstore’ların alması bu sürecin oldukça manidar göstergelerinden biri olarak alınabilir. Eskiden bir nevi ‘kanaat önderi’ gibi iş gören kitapçının yerini ‘tezgâhtar’a, ya da daha yerinde bir ifadeyle ‘satış elemanı’na bırakması basit bir dönüşüm değildi. Yayıncılığın, dolayısıyla edebiyatın üzerine nasıl bir ‘alev topu’nun düştüğünü görmek için, herhangi bir ‘bookstore’a uğrayıp oradaki raf dizaynına şöyle bir göz atmak bile yeterlidir. ‘Çok satanlar’, ‘yeni çıkanlar’ ve ‘diğerleri’... Bu üç temel kategori ‘eleştiri’ denen kurumun da çöküşüne işaret eder; şimdi belirleyici olan, edebiyatın ‘muhafız birlikleri’ değil, Piyasa’nın ‘taarruz birlikleri’dir.

Bu dönüşümün, yani piyasanın egemenliğinin bizi burada ilgilendiren en ciddi sonucu, ‘kamunun kategorizasyonu’dur, diyebiliriz. Geleneksel dilde ‘halk’ denen şeyi parçalayıp ondan kısmi müşteri profilleri oluşturmak ve dolayısıyla, ‘kamusal bilinç’ diyebileceğimiz şeyi hızla aşındırmak, giderek yok etmek, bence piyasanın en zararlı etkilerinden biri oldu."

...


"Edebiyat, ‘kamu’ya konuşmak, hatta ‘kamu’nun bu yönde hiçbir talebi yokken, belki de ‘kamu’ diye bir şey hiç ama hiç ortalıkta yokken bunu yapmak; en azından ‘müstakbel’ bir kamuya seslenmek, yani ‘kamu’ denen şeyin bizatihi kendisinde vücut bulmasına vesile olmayı göze almak demektir, diyeceğim ama; sorun da burada zaten. Zira edebiyat böyle bir bilince sahip görünmüyor artık.

Türk edebiyatı söz konusu olduğunda yukarıdaki cümledeki ‘artık’ bile yersiz bulunabilir. Edebiyatımızın ‘henüz’ bu aşamaya gelmediğini söylemek belki çok daha doğru olur. Zira yazarlarımız henüz -ve ne yazık ki hâlâ- kendilerinin ‘birey oluşları’ bilincine meftun haldeler, ağızlarından ya da kalemlerinden çıkan sözlerin döküldüğü kamusal mecradan habersiz gibiler. Daha da kötüsü, sözlerinin döküldüğü bu kamusal mecraya aldırış etmemeyi, kendi bireyselliklerinin gereği gibi sunmayı tercih eder gibidirler."


Dergi çıkarabilmek için-misal, Papirüs-, evindeki ofisindeki değer taşıyan malları satmak zorunda kalan, kalemi keskin gelince yerinden yurdundan edilen, atışmalarıyla değil eleştirileriyle edebiyat dünyasında konuşulan, şiirleri dilden dile elden ele dolaşan isimlerimiz, daha güzel yazıyorlardı belki, ve edebiyattaki bu 'kuruma' onların hüzünlü ölümlerinde değil, dayatılan çağda aranmalı belki, ne dersiniz?

Sevgiler, selâmlar...

Ilgıt Teyhani
07.08.10

18 Temmuz 2010 Pazar

Rasat Notları

Bir ortamda benden başka bir tarafa bakmakta olan insanların gözlerine dalarak düşünme huyum varmış, geçenlerde Mafya diye bir oyun oynarken fark ettik, hatta bu yüzden asıldım bile. Aynı adlı bir bilgisayar oyunu da var sanırım ama işte bu o değil. Hırsız polise benziyor biraz ama daha profesyonelce. Birkaç kişi mafya olarak belirleniyor-kimlerin mafya olduklarından haberdarlar- ama halk olarak belirlenenlerin kimin mafya kimin halk olduğundan haberi yok. Mafya, mafyalığını belli etmeden halktan biriymiş gibi konuşuyor ve “Bence Ilgıt mafya” gibisinden, şüpheleri halktan olduğunu bildiği birilerine çekiyor. Mafya “Çünkü Ilgıt konuşmalarında az önce şöyle dedi, şununla bakıştı bir şeyler işaret etmeye çalıştı.” gibilerinden dayanaklarını iyi sergilerse, mazlum halk genelde galeyana geliyor ve Ilgıt’ın o kadar “Yahu ben halktanım arkadaşım sen niye bunca suçluyorsun insanları, sen misin yoksa mafya” demesi, kimseyi ikna edemeyebiliyor. Halktan biri Ilgıt, oylanarak asılabiliyor ve sayısı halkı aşan-ya da halkla eşitlenen- mafya, halkı yenmiş oluyor. Fazlaca gerçekçi yani. Güzel bir oyun, oynayacak olduğunuzda beni de çağırırsanız, diğer detayları da öğretirim. Bu arada, mafyalığı beceremiyorum, halkım ben, inanın :)

Bugünlerde 'halk'la alakalı bir diğer anım da, Asım Karaömerlioğlu'nun derste “Halk sizce nedir?” diye sormasıydı. Geveledik. Karikatüre de soralım. Biri çıktı “Aynı milletten insanların…” diye başladı, sonunu bağlayamadı tabi, çünkü 'halktan' ve 'değil' ayrımı milliyetten gelmiyordu. Asım K. da hemen üsteleyerek sordu, “Peki şimdi Bebek’te yalısında oturup, bilmem ne marka araç kullanan Türk, halk mı sence? Karşına geçip ‘Ben de halktan biriyim.’ derse, inanır mısın?” Sonra bir diğeri atıldı, “Ezilen…” diye başladı. Fraksiyonunu anlamak, derse diğer katılımlarını da düşününce zor değildi. Ama “Üreten…” demek istemişti aslında. Asım K. ile benim düzeltmemiz, aynı anda geldi. Sahi, zihnimizde uyanan halkın, kelimelerle ifadesi ne idi? Şimdilik şunu söylersem bir şeye benzeyecektir: “Halk plaja akın etti, vatandaş denize giremedi.” Evet, plajlar saçma meblağlarla ücretlendirilmemişken akın eden, hazır beleşken kullanalım, sonra belli mi olur senelerce denize zor gireriz belki diyen, bahçeli evine barbekü almaktansa, mangalını atıp arabasının arkasına çoluklu çocuklu piknik yerine giden, bahçesinde de kendine yetecek kadar da olsa nane, maydanoz, fasulye, patlıcan, domates yetiştiren, halktır. Tabi, bahçesi varsa. Neyse, ben buna kafa yoradurayım, size tdk’nın tutarsızlığı üzerine, ekşiden bulduğum, tarafımca seçme tanımları sunayım şimdilik:

- Hiçbir ayrıcalığa sahip olmayan insan gruplarından oluşan kitle.

- Ortalamayı belirleyen, ancak ortalama gelire sahip olmayan bireyler grubu.

- Çok güzel uyuyordun, uyandırmaya kıyamadım.

Bir de Nazım’da alıntılayayım. Halk’ın ince okunuşunun “yaratan” manasına da geldiğini düşününce şimdi, bilmiyorum Nazım ne derdi bu fikrime ama, bana zaten anlamlı gelen “yaratan ki onlardır.” dizesi, ayrı bir gerçekliğe de büründü diyebilirim.

Onlar ki toprakta karınca
suda balık
havada kuş kadar
çokturlar,
korkak
cesur
cahil
hakim
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.



Sevgiler.

Ilgıt Teyhani
18.07.10

22 Haziran 2010 Salı

Şike Var!

Günlerdir ardı ardına geliyor şehit haberleri, ağıt yakan ama metanet örneği de olan analar, babalar, kardeşler gösteriliyor, “Vatan sağolsun”lar bazı sayıklanıyor, bazı haykırılıyor. Gazeteciler, televizyoncular gününü geçirmeden konuk edip şehit yakınlarını, “Evladınız askerliğini bitirip gelebilseydi, neler yapacaktı, hayalleri nelerdi?” diye sorarak saçmalayabiliyor, “Şimdi hayal mi kaldı, yani, ne diyeyim ki benim içim yanıyor.” yanıtını alınca da “Evet sayın seyirciler, gördüğünüz gibi acılı ana babalarla beraberdik bugün” gibisinden ‘beyninin yüzde doksan dokuzunu aldıran adam’dan beter cümle kurabiliyor.

Neden artışa geçti terör olayları tartışıladursun bir yandan, son dakika haberleriyle bölünüyor yayınlar. Ve o denli tekrarlanıyor, öyle sündürülüp sakız ediliyor ki, bizim Sakin, “1 asker şehit oldu, 4 terörist öldürüldü” haberini okuyunca olayın sidik yarışına dönüştürülmesinde, maç skoruymuş gibi yansıtılmasında parmağı olanların bilumum uzuvları hakkında harika planlar yapıyor.

Şehit ölümleri dahil olmak üzere son birkaç aydır dinlediği tüm ölüm haberlerini düşünüp-beyin bedava!-, ve haydi sayı verelim tek seferde 30 madencinin ölümünün kimi baş sorumlularının, cinayet yerine dönen katil gibi, korumaları eşliğinde acı paylaşmaya gitmesini içine sindiremiyor.

Sonra aklına geliyor Ataol Behramoğlu’nun dizeleri:

ve cellat uyandı yatağında bir gece
“tanrım” dedi “bu ne zor bilmece
öldükçe çoğalıyor adamlar
ben tükenmekteyim öldürdükçe”


dizelerindeki cellat kime karşılık gelir, sayıya dökmeden, maç gibi seyretmeden , kaynağına, nerden ve neyden beslendiğine bakarak, hangisi çoğalan hangisi tükenen, düşünüyor…


Derken Kemal Sunal’ın Deli Deli Küpeli filmindeki unutulmaz repliği geliyor aklına, ‘cellat’ ve kaymakam, dizlerine kadar karın içindedirler, vurur cellat, vurur Yılanoğlu, ve kaymakam tekrar tekrar seslenir:

“Ben öldükçe çoğalırım Yılanoğlu!”

Ilgıt Teyhani
22.06.10

4 Haziran 2010 Cuma

"Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim"


2 haziranı 3 hazirana bağlayan gece, içimdeki ‘şair ölümü hüznü’, Nazım’a devretti yerini. Sanatı ve siyaseti üzerine düşündüm uzunca. Bir yerde adı geçtiğinde, duyulduğunda, genel anlamda Türkiye toplumunu rahatsız eden, kaş çattıran, anne karnındayken edinilmediği aşikar olan ama her nasılsa sorgulanıldığına inanılan, yahut da hiç sorgulanmadan hakkında yargılı olunan fikirleri,"Orda bir dur bakalım, ben karşıyım ona" dedirten kelimeleri ayıkladım zihnimde. ‘Rusya’ değil ama ‘Sovyet Rusya’ dedim, ‘sosyalist’ değil-o kadar- ama ‘komünist’ dedim… ‘Nazım’ dedim…

İleride ruhsal problemlere sebebiyet vermemek maksadıyla yeni doğmuş çocuğa ‘Satılmış’ adı konmasının yasaklandığı bir memlekette yaşayıp, "Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın / Yok edin insanın insana kulluğunu / Bu dâvet bizim..." diyen şairin başına gelenleri düşündüm, gözlemlerini en yerinde sözcüklerle sunması ve yurdunun yeniden yapılandırılabileceği ‘inancı’ uğruna ne bedeller ödediğini… Can Yücel’in bu bahsettiğim Davet şiirine yanıtı geldi aklıma…

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi
Uzanan bu gayrımenkul
Bizim değil gayrı...


1951’de ‘vatan haini’ ilan edilerek vatandaşlıktan çıkarıldığı haberi, 2002’de resmi işlemlerin tamamlanmadığının anlaşılması üzerine bu sefer ‘resmen’ Türk vatandaşlığından çıkarılışı ve ölümünden 46 sene sonra, 2009’da tekrar ‘vatandaşlığa kabul edilişi’ geliyor aklıma, tarihsel bir bilgi olmanın ötesine geçerek...

İşte, bugünle beraber 47 yıl geçmiş aradan, Nazım şiir yazamayalı. Hani kimi isimler için “Öldürülmeseydi, asılmasaydı keşke de böyle sembol olmasaydı, kahraman kalmasaydı” deniyor ya, o sözün yersizliğinin kanıtıdır Nazım Hikmet’in 62’yi bulan yaşı ve kalp kriziyle sonlanan yaşamı.

“…
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
enfarktında yüreğimin,
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
memleketim...”
Nazım Hikmet / YİNE MEMLEKETİM ÜZERİNE SÖYLENMİŞTİR şiirinden

Nazım Hikmet’in onulmaz memleket hasreti bir yana, “dürüstçe neyi dillendirdi bu adam” diyorum da, gizlisiz saklısız şiirleri çıkıyor karşıma, ona ayak direyenlere tokat gibi, açık, net, ‘benim çıkınımdaki taşlar işte bu gördüklerin’ diyen.

“…
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
…”
Nazım Hikmet / YAŞAMAYA DAİR şiirinden

En güzel şeyin yaşamak olduğunu bilerek yaşamayı ölürcesine ciddiye almak, şu an bize ne kadar uzak geliyorsa, işte o kadar lekeli zihnimiz, ve tanımlı, at gözlüğüyle saçını arkaya attı sanan şahsın mutluluğu üzerinden…

"Türkiye’den ‘kaçmak’ mıydı çare, madem o kadar seviyordu memleketini, burada ölecekti" diyenleri zaten apayrı bir yana koyup, her tarafı ayna kaplı bir odaya buyrediyorum müsaadenizle. Zira kendileri aynı zamanda, ‘öldürülüp de kahramanlaşanların’ karşıtıdırlar, ki iki yolun da aynı yere vardığını görmez iken kendileriyle çelişirler. Üstüne üstlük "Adamların refah düzeyi ortada abi" diyerek, 'hazır gitmişken', bir başka memleketin geleceğine tuğla dizerek yaşlanan da, onlardır...

"Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!"


Son olarak söylemek istediğim, kendimce Nazım anmasını ölümünün ertesi gününe sarkıtmamı gerektiren geçen akşamki “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” oyununun ardından, oyuncuları ayakta alkışlarken aklıma gelen şey… Nazım’ın romanından uyarlanan ve iki saate yakın süre oynanan oyunun bitişinde, sahnede üç oyuncu ve on kadar sahne arkasında emeği geçmiş insan, elele tutuşmuş, seyirciye saygısını eğilerek sunarken, ve biz onları ayakta alkışlarken, onların karşısında bir de ben eğilmek ve teşekkürümü öylece sunmak istedim. Bunun topluca yapılması şu dövüş sporlarının birindeki karşılıklı selamlaşmayı canlandırdı gözümde ama, orada sanatçının mütevazılığını “Asıl biz teşekkür ederiz” der gibi karşılamak istedim. Nâzım, oradaydı... Sanatçının ve izleyicinin, okuyucunun, duyarlılığını yitirmediğini, yani sanatın yitmediğini görmek, oradaki herkesin umudu olmaya yeterdi.

Ve ben susayım artık, Nazım konuşsun, olanca kendiliğiyle…

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,

bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un

66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali

Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.

"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,
Amerikan donanması, topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

NÂZIM HİKMET VATAN HAİNLİĞİNE DEVAM EDİYOR, HÂLÂ!"


Saygılar, selamlar…

Ilgıt Teyhani
04.06.10

2 Haziran 2010 Çarşamba

Ahmed Arif'in Anısına Saygıyla

2 Haziran 1991'de evinde geçirdiği kalp krizi, Ahmed Abi'mizin aramızdan ayrılışının bahanesi olmuş. Dünyanın, insanlığın gören gözlerinden biri (ikisi), o gün kapanmış yani. Her şair ölümünün ardından duyduğum 'artık şiir yazamayacak olması' hüznünü duydum yeniden. Dizelerini kağıda dökmeden önce senelerce zihninde taşıyan bir şairdi, şiirini ancak tamam oldu mu kağıda dökerdi diye, en son hangi dizeler zihnindeydi de bize ulaşamadı kim bilir dedim... Sorgularda işkencelerde ağzından laf alınmasın için evinin ve nice dostunun telefonunu ezberlemeyen, yakınındakiler vasıtasıyla onlara ulaşan şairimiz, bir şiirlerini yük etmişti kendine ve onurla taşımıştı 'dört yanı puşt zulası' iken bile...

Hasan Hüseyin Korkmazgil'in Haziranda Ölmek Zor şiirini anımsadım. 3 Haziran 1963'te Nazım'ın, 2 Haziran 1970'te de Orhan Kemal'in kaybı üzerine 1976'da kaleme alınan şiir, 15 yıl sonra bir güçlü isme daha yarenlik edecekti demek...

Sonra Edip Cansever'in Ahmed Abi'siyle söyleşir gibi yazdığı Mendilimde Kan Sesleri şiiri geldi aklıma.

"Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer"
dediği,

"Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi."
diyişi sonra...

Rıfat Ilgaz'a yazdığı mektuba, ancak ölümünden sonra yanıt alışını hatırladım sonra.

"Sevgili Rıfat ağabey,

Halkımın, yurdumun büyük acısı, büyük hüznü, sonsuz sevinci ve yıkılması imkânsız onurusun. Büyük şair, büyük inanç adamı, büyük namus anıtı ve büyük ozansın.

Sana "Ağabey" diyebildiğim için mutluluk duyuyorum. Şunun şurasında bir ömrü, halkımızın ve insanlığın mutluluğu için bile bile, kahrolarak verdik gitti... Alnımız ak, yüreğimiz pırıl pırıl...

Merhaba Sevgili ağabey...

Ahmed Arif"


ve Rıfat Ilgaz'ın yanıtının altına kimbilir kaçımızın imzasının düşebileceğini düşünüp, bir selâm yolladım ta yürekten, Adiloş Bebe'nin dayısına...

"Sevgili Ozan Kardeşim, Ahmed Arif!
Son kere Yeşilköy'den seslenmişin bana!

Seni hep yeşillikler içinde düşünüyorum, anımsayınca...
"Bir ömrü, halkımızın ve insanlığın mutluluğu için bile bile kahrolarak" verdin! Alnın ak, yüreğin pırıl pırıl... Benim eşsiz, değerli kardeşim, içli, özgün şairim! Hoşça kal, solmaz tükenmez yeşillikler içinde! Unutmadık, unutmayacağız seni, halkımızın yaşadığı sürece. Yapıtların, anıların belleklerimizden silinmeyecek!

Sevgili kardeşim, bekle yeşillikler içinde beni!

Rıfat Ilgaz"


"...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?"

Ahmed Arif / ANADOLU şiirinden


Ilgıt Teyhani
02.06.10

Hatır, Gönül İşi

“Hatrından çıkaramadıkların değil, unuttuklarınsın.” demiştim bir arkadaşıma. Bizi en derinden etkileyen olaylara dair ayrıntıların kaybolması, beynimizin savunma mekanizmasıydı çünkü. Hatırlarsak azaptan yaşayamazdık ve doğa yaşayarak ölmemizden yanaydı çünkü. Şimdilerdeyse yeniden gözden geçiriyorum 'hatırladıklarımız’ mı yoksa ‘unuttuklarımız’ mı olduğumuzu.

Birey bazında ‘unuttuklarımız’ olduğumuz görüşündeyim halâ, çünkü bizi üzen ya da cesaret veren ne varsa hatırladığımız, hatırlıyorsak eğer bir hamle yapmamız gerektiğinde elimizi ayağımızı bağlayan ya da bizi yerimizde durdurmayan şeyi, ona karşı koymak da elimizde demektir. “Bir seferinde yine bunu yapmıştım da şu gelmişti başıma”mız varsa eğer, o şeyi yapmak ya da yapmamak arasında tutarlı bir akıl yürütebiliriz. İnatlaşabiliriz bu sayede, kendimizle, ancak hatırlıyorsak eğer, hangi yaşanmışlığın ya da yaşanmamışlığın etkisinde olduğumuzu.

(İyi) hatırlamadığımız ama bir zamanlar çok etkisinde kaldığımız bir deneyim söz konusu ise, ayrıntılar öyle silikleşmiştir ki, düşünüp de üzülmemek uğruna öyle arkalara itmiş, çağrışımları öyle engellemişizdir ki, bütün benzer vakalar birbirinden bağımsız hal alır. Neden sonuç ilişkisinden kopmuşuzdur, tutarlı öngörülerde bulunamayız. Dejavudur yaşadığımız ‘yeni’ ne varsa, bir yerlerden tanıdıktır bu olanlar ama netleşemeyiz bir türlü. Daha evvel hangi mantıksal dayanıklarımız sebep olduysa o hataya düşmemize, farkında olmadan yine aynı basamakları izleyip yine aynı sonuca varırız. Haliyle başımıza gelenler, unuttuklarımızdan beslenir ve sonunda yaşamımızı ele geçirir.

Toplum bazında ise, hangisi olduğumuzu bu son günlerde daha çok düşündüm işte. Aklıma sürekli Uğur Mumcu’nun bir köşe yazısında “Biz unutkan bir ulusuz. Olanları bitenleri çabuk unuturuz. Bugün yarın kanlı olaylar için yas tutarız, sonra, daha önceki olaylar gibi bu son kanlı olay da unutulur.” dediği geldi, kim bilir hangi kanlı olay için söylemişti bunları dedim, unutmamızdan korktum. “Değiliz işte, bak neleri unutmadık bunları da unutmayacağız” diyebilmek istedim, bilemedim.

Yalnız bu son İsrail olayına odaklanmadan-kesinlikle önemini yadsımaktan değil-, bu yazının genelleyici ruhuna yaraşır şekilde tüm hatrımızdakileri gözden geçirelim. Sen unutmadın, ben unutmadım ya peki kim unuttu devletlerin hain oyunlarını?

“Hatırlıyorum arkadaş, yaptığın katliamları, silahsız sivillere nicedir işkencedesin biliyorum, oyunlarına alet olmadılar başkalarını da etmeyecekler diye içeri tıktıklarını, yakıp yıktıklarını, öldürdüğün süründürdüğün susturduğun aydınlarımı, ‘asmayıp da beslediklerin’ kaldıysa eğer-ki kaldı- hepsini hatırlıyorum. Tarihi kendi fikrince yazdırdın, karalamaya yeltendin genç dimağlarımızı da ondan bu ‘unutkanlık’, ondan, bu dünyayı yadsımak, sürekli bir ayak uydurma çabası, senden gelen derdi buyredip ‘kendi’ derdimizde boğulduğumuz ondan, biliyorum. ‘Senden her şey beklenir’ diyemeyeceğim çirkinlikteyken sen, yaptıklarına alışamamak, normal karşılamamak ve tepkili kalmak için zorluyorum kendimi, güzeli unutmamak için… Unuttuklarım, sıradanlaştırdıklarım kuşatmasın diye çevremi, senden öğrendiğim sınava hazırlanma taktiklerini hayatıma işledim, sınavını verebilmek için… Okuyor, dinliyor, yazıyor, anlatıyorum… Sınıftan mı atarsın, tek ayak üstünde mi bekletirsin, sıfır mı verirsin, tutar yine ‘hak etti o’ mu dersin? Bir gün gel, neleri hak ettiğimizi karşılaştıralım, ama yenen, yiyen olsun bu sefer…” diyor bizim mahallenin Sakin’lerinden biri…

Sakin’le konuştum, hepinize selâmı var. “Ilgıt bi git başımdan, sınavlarına mı hazırlanıyorsun ne yaparsan yap, işim gücüm var” dediyse de başta, hatırlama taktiklerinden biri diye olsa gerek, yazıp yollamış bu satırları. Bu çocuk hiç sakinleşmeyecek galiba, adıyla tezat hislerle ömür geçirmek güzel olsa gerek…

Demem o ki, hayali kurulası, ‘uyuşup’ da unutulmayası, anılası, anlatılası güzelliklerin gerçek olması, yatağında çarşafının altına saklı mercimek tanesinden rahatsız olup uykusu bölünen prensesin rüyamıza girmesi ve hayra yorulması dileğiyle…

Ilgıt Teyhani
02.06.10

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Devekuşu Hüneri

İlginç bir resme denk geldim az önce. Rivayete göre 9 yaşında bir çocuk resmetmiş bunu, “Her özgürlüğün içinde bir tutsaklık vardır.” demeyi de ihmal etmemiş. Resimdeki iki kuştan kafesin dışındaki, diğerine nispeten özgürse de, uçmasıyla dengenin bozulmasına, sağdaki kafesin denize düşmesine ve kafesteki kuşun ölmesine sebebiyet vereceğinden, kafesin dışında olmasına rağmen uçamayan da bir kuş, aynı zamanda…

Uçma yetisine sahipken ‘uçamaması’, yetersizlik değil, bir tercih elbette. Sosyal, toplumsal sorumluluğu bir kenara…

Bırakalım dersem ne de güzel uzar laf, elinde özgürlük fırsatı olan bir kuşun gönlünce uçmasını destekleme edebiyatı yaparız mis gibi. Sonra bizim şu özgür kuşumuz göçer konar güzel bir âleme, hikâye oradan devam eder, alkış tutarız. Kamera, bizim kuşun-nasıl da sahiplendik hemen- havada nasıl taklalar attığını, uzaklara nasıl da hevesle uçtuğunu göstermek üzre yükselmişken, görüş alanımızdan çıkar diğer kafesteki kuş da, biz de rahatlarız. Sonra yine buralardan geçesi tutar belki, biz de bakarız ki diğer kafes yok tahterevallide, kendi kendimize ‘biri kurtarmıştır herhalde’ der geçeriz, hatta “Güzel öldü(ler)” diyenlerimiz bile çıkar... “O tahterevallinin ne işi var orada, kafesleri kuşları kim koydu, biri içerde biri dışarıda niye, şu monoton hayatta biraz da heyecan olsun diye mi kurulu bu düzenek”, onu da bir başka ömrümüzde sorarız hem…

Bırakalım deseydim sahi, ne de güzel uzardı laf. Başını kuma gömen devekuşunu hatırlardık da, bize hikâyenin gerisinden hiç bahsedilmediğinden, aldığı ilk nefesle ciğerlerine kum dolacağı gelmezdi aklımıza. Sonra nefesini tutmayı öğrenirdi devekuşu. Yaşamsa bunun adı, ciğerleri ufalır, ufalır, bir gün yetmezdi nefesi… Korkuyla çıkarırdı başını kumdan, etrafına üşüşen akbabaları görürdü. Öksürük tutmasa, koşabilirdi de belki, ya da başını o kuma hiç sokmamış olsa, eskisi gibi dinç olsa, şimdiki aklı olsa…

Demem o ki, başımızı ille de sokacaksak kumun içine, şnorkelimizi de almayı unutmayalım ki, bir gün olur ya yeniden yüzleşecek olursak dünyayla, nefessiz ve ilgisiz kalmışlıktan kızarmasın yüzümüz, kalalım o kumun içinde… :)

Ve yine demem o ki, salt uçup, şunu yapıp, bunu olup mutlu olmaksa dilediğimiz, bir taktiktir bu da, kıstaslarımız ne denli azsa, o kadar kolaydır mutlu olmak… Kafesteki kuşu aklından geçirmeden mutlu mesut uçabilecek olan kuş, kafesinden havalanmadan, sırf diğer kuş gibi kafesin içinde değil de, dışında olduğu için de mutlu sayabilir kendini. Bunun bir de abartılmışlığı vardır ki tüm kıstaslardan arınıp, sırf dünyaya geldiği için kendini mutlu sayma halidir, takdir ister :) Hem zor değil ki kendi başına mutlu olmak, elbette az sınanmışlığı sebebiyle kalitesinden garanti veremeyerek…

Gevezeliğim yine üzerimde, affola, günün dileği hepimiz için geliyor: Başını kuma gömmeyi beceremeyen tüm devekuşlarına kaliteli mutluluklar dileklerimle… :)

Sevgiler, saygılar, selamlar…

Ilgıt Teyhani
29.05.10