31 Ekim 2013 Perşembe

Kocaman Ellerimiz Hatrında Nazım'ın

“Bu senin değil ülkemin ayıbı
Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk!” N.H.

Para kazanmak için annen baban ayrı şehirlerde çalışırken ve sen daha beşçik yaşındayken bayram harçlığı topladığında babana koşup “baba artık senin çalışmana gerek yok benim bissürü param var” diyen dillerinden öperim çocuk.

Pahalı diye annenden babandan istemediğin o akülü arabaya bakarkenki gözlerinden öperim çocuk.

Arkadaşların beslenme çantasında okula elmalı pasta getirmiyor, annen de sayıca herkese yetecek kadar yapmadı ve tasarruflu saat diye sen uyurken gece vakti pişti diye, o elmalı pastayı yemeyi ertesi akşama bıraktığındaki rüyalarından öperim çocuk.

Bugünkü hareketliliğinin, çok hayta bir çocukluktan gelmesinin beklendiği ama senin uslu bir çocuk-bir abi, abla, bir kardeş- olduğun o güzel yüreğinden öperim çocuk.

‘Bizim oğlanı özel de olsa bi bölüme yazdırmak istiyoruz, yani şimdi bizim kız mesela okumasa çok dert diil, ama erkeğin okuması şart, ne yazsak?” derken komşu, erinin eline bakan, okutulmamış, bir nesne diil belki ama çok çok bir özne olarak yaşatılmamış annen; senin bana çipil çipil bakan o ortaokullu, her şeyden anlayan ama ailesinin farkına henüz varmadığı, belki aşık bile baktığın ama daha yolun olduğuna inandığın o aşık olunası kadın gözlerinden öperim çocuk.

Ortaokulu, liseyi bitirdiğinde ‘beklendiği gibi’ hemen üniversiteye girEMEyip motor yağına bulanan ellerinden öperim çocuk.

ÖSS’ye idealini tutturamadığın için değil, bin kez ‘iş’e yarar bir bölüme girmek istediğin için cevap tutturmaya çalışan ellerinden, sınav çıkışı işe belki bugünlük devam etmeyeceğin ama senden çok da hesap sorulmadığında içerleyecek yüreğinden öperim çocuk.

Sen öğretmenlik okurken öğretmenlerinin senin olmak istediğinden bambaşka kafalarda olduğu, geçim derdinden, işi salt derse girip çıkmak olduğundan, senin koca bir adam olarak farkına varmadığı anlarda kafandan geçenlerden öperim çocuk, o öğretmenin senin adını hatırlayamadığı yerlerden. Ve babamı, o ortaokul yıllarında gazete satarken ondan hep bir gazete alan, bir gün o gazeteyi bir başkasından aldığı için boynunu büküp gittiğini gördüğünden, ‘Hasan, bugün şunu da alayım, ver bakalım bi tane’ dediğinde Hasan’ın kardeşleriyle ısınmak için balık kasası yaktığı günlerdeki 2 kuruş için parlayan gözlerinden, ‘cılık, culuk’ lisesi okuduktan sonra ileride parayı kırabileceğini bilmediği matematik fizik öğretmenliği diil, o adamın mesleği, ‘sosyal bilimler öğretmenliği’ni  okuduğu, sonrasında öğrencilerine faydalı olmak için feysbuktan bile soru yolladığı kafasından öperim, babasının kızı, kızının babası.

“Kızım bunlar yokluk çekmemişler, bana varyemez diyorlar ama yarın birimiz hasta olsak, elimizde tek kuruş para kalmaz” diyen dillerinden...

Sen doktor olma yolunda ilerlerken ‘yarın bir gün, çok kısa zamanda, kimse sigortası yeterince karşılamadığı için, parası olmadığından bu hastanelerin kapısından giremeyecek, farkında değil’ diyen yerlerinden öperim çocuk. O avm’lere, cafe’lere benzeyen hastanelere gitmeye zorlarken senin çalıştığın hizmet yoksunu devlet hastaneleri, senin bir doktor olarak yönetime etki edemediğin o pırlanta yüreğinden, bir yoldaşımıza kalp masajı yaparken, elektroşok verirkenki, yine de onu kaybederkenki ellerinden öperim çocuk. Annesine o kara haberi verirkenki bedeninden, kafandan.

Sen mühendis olurken yüklenen ‘satışçı profili’ne direndiğin yerlerden öperim çocuk. Yine yarın bir gün o imza yetkin olduğunda onu kötüye kullanmayacağın, kullanmadığın, ‘hayır bu proje tamamlanmadı, halkın denek olarak kullanılmasına müsaade edilemez.” diyen kafandan, ellerinden, kaleminden öperim. Bilim her şeye en doğru cevabı veremediğinde bile sırf yarın bir gün yanıt verebileceğini kavradığın için, sana ‘optimuma en yakın’ diye bir kavramı öğrettiği için, öndeliğini kabul ettiğin o mükemmel bağlantılı beyin sinirlerden, rüya görürken bile öperim çocuk. Öğrendiğin onca denklem sana bireysel çıkarlarından öte bir anlam ifade ettiği için.

Sen avukat olduğunda, adının ‘halkın avukatına’ çıktığı yerlerden... Avrupa’nın ‘en büyük’ adliye sarayında cüppenle yakapaça göz altına alındığın ensenden, çıkar beklemeden savunduğun davandan öperim çocuk.

Ve senin sanatını icra ederkenki o emektar ellerinden, gözlerinden, dilinden öperim çocuk. Dillendiremeden edemediğin yoksunluklardan öperim. Benim bunca kelimede anlatamadığım yoksulluklara tek bir sahnede değinen emeğinden öperim. Birikimini nerelere dayandırdığının salt eğitimle çözümlenemediği, ancak yaşanabildiği gözlemlerinden öperim çocuk.

Ve okuduğun bölümde öğrendiklerinden, o senin geliştirdiğin kafandan bambaşka işler yaparken sen, o sosyalist devrimin olduğu daha ilk gün belki sermayesine el konacak yerlerde çalışırken sen, o güzel, derin bir nefes alınacak günü bekleyen ciğerlerinden öperim. Senin okusun diye bilmem kaç kaçtan 5 lira yolladığın kardeşlerimizi, işte bütün o senin elini süremediğin kârla okutacağımız günleri bekleyen, beklemekle de kalmayıp, emek veren yüreğinden öperim.

“Uzun boylu olduğum için çarptı o mermiler omzuma, düşünsene ben olmasam önümdekinin kafasına inecekti belki...” diye seni direnişe getiren ayaklarından, kafandan...

O gerçek, plastik, gaz dolu, her neyse, mermileri halka karşı doğrulturken ‘birileri’, orada olmadan edemeyen yüreğinden, cesaretinden öperim.

İyi ki varız ve biz kuracağız o emeğimizin uykusuzluklarımızın gerisinde kalmadığı, yaşanası, sevilesi dünyayı.

“Delikanlım senin kafanın içi güzel, korkunç, kudretli, ve iyidir/
Yıldızlar ve senin kafan kainatın en mükemmel şeyidir!” N.H.


Sevgiler,

27 Nisan 2013 Cumartesi

O işler böyle oluyormuş


22.03.2013 
"Muuutluyuz biiiz heepimiz, biiiitmesin hiç sevgimiz" şenliğinin yerini "Ohooo daha ne uyanıcam, yarım saat var,  rüya bile görürüm”ler alır bir gün. Sabah 9’daki derse kalkmadığın saatte “Vay be uykumu da aldım ha, hadi bugüne iyi başladık” diyip kalkar olursun.

Leyla ile Mecnun’daki İsmail abi’nin iş bulma mutluluklarındaki “Ne güzel de işim oldu beniiiiim”i, “Ne güzel de işim oldu, insanlara gülümsemek zorunda kalmadığım, gülümsememi akşam görüşeceğim sevdiklerime saklayabileceğim”ler alır bir gün. Yapmacıklaşmaktır çünkü en büyük korkularından biri. Hayatın, içinde yaşamak zorunda bırakıldığın ama razı da olmadığın sistemin senden almaya yeltendiği şeydir çünkü mimiklerin ve doğallığın. Otobüste ne kadar somurtursan, işyerinde o kadar gülümsersin çünkü.

Kendini küçük hissedersin gittiğinde o koca koca binalara, alışık olmadığın kıyafetlerle. İstanbul’da yaşıyor ve metrobüsü kullanıyorsan her gün, Çağlayan’daki devasa Adalet Sarayı’na küfürler edersin her geçişinde. “Büyüklüğü değil işlevi önemli” dersin. Şehrin yükselen gökdelenlerinin adı geçer her gün aklından ve gözünün önünden. “O güzel günler geldiğinde ilk bunlara dokunacağız işte” dersin. “Bu kadar küçük hissettirilmeyeceğiz işte.”

F tiplerinden “F tipi hotel” gibi bahsedenlerde karşılaşırsın çevreni kendin seçemediğinde.

Dünya savaşlarının vehametinden, o gün yemekhanede çıkan ‘bulgur çorbası-hoşaf’ menüsüyle bahsedenlerle karşılaşırsın. “Kimin savaşı, neyin savaşı” dersin defalarca.

 “Onlara cepten bilmem kaç kaça 5 lira yollayıp vicdan mastürbasyonu yapmayla olmaz, dilenene para vermeyle olmaz” der durursun.

“Şu mesainin kalan saatleri de dolsa da, kendim olabilsem”
“Şu mesainin kalan saatleri de dolsa da, kendim olabilsem”
“Şu mesainin kalan saatleri de dolsa da, kendim olabilsem”
“Şu mesainin kalan saatleri de dolsa da, kendim olabilsem”

8 Mart 2013 Cuma

Pistanbul


Hisarüstü’nden herhangi bir yere gidiyorum. Trafiğin tıkalı olma ihtimalini hesaba katarak erken çıkmışım evden. Hah, otobüs geldi, iyi bari, durakta geçen zaman ölü zaman zaten. Kapıya üşüşme başladı. Kim önce binerse o erken gidecek. Otobüs durduğu için arkasında araç trafiği oluşmaya başladı. Hadi çabuk olalım. Dünya Göz’e kadar yol açık. Sonrası saate göre azıcık oynar.

Her iki yönde de trafik ağır ağır akıyorsa Etiler’in vale trafiği başlamış demektir. Hanımefendilerin beyefendilerin jiplerini durdurup, ıvırını zıvırını toparlamasını ve valenin direksiyona geçişini bekliyoruz demektir. Ya da yakışıklı bir abimiz aracını bir anda durdurmuş, az ilerideki büfeden bir şeyler almaya inmiş olabilir. İnsanız ya, müsamaha göstericez.

Gidiş yönünde trafik tıkalı ve gelişte hiç araba yoksa yolu dikine kesen bir trafik akıyor demektir. 4 Levent’ten Bebek’e gidenler olabilir. Ya da gittiği yöne gitmekten vazgeçip U dönüşü yapmaya çalışanlar olabilir. Çünkü sağdaki ilk sokağa sapıp arkadan dolaşmak çok zahmetli. Çünkü yine insan olan biziz. (O dikine geçişleri o daracık yola verende akıl yok zaten)

Levent’e kadar ağır aksak gelmişken metroya bineyim de yetişeyim gideceğim yer hangi zıkkımsa diyorum. Bazense o zıkkıma metrobüsle gidiliyor. Öyle olunca 2-3 durak daha Zincirlikuyu’ya kadar köprü trafiği çekmek gerekiyor. Yani kaç dakika boyunca sinirlerine hakim olmaya çalışacağın, zıkkımdan zıkkıma değişiyor. Trafiğe takılınca insan agresifleşiyor çünkü, ondan zıkkıma dönüşüyor koca koca semtler.

Yeterince şanslıysam, metroyla gidilecek bir zıkkımdadır işim. Metroya biniyorum. Hacı Osman-Taksim metrosu nedir? Hacı Osman-Taksim metrosu, insanların yüzyüze oturduğu, ayakta bekleyenlerin de ne kadar kalabalık olursa olsun birbirine 15 cm’den fazla yaklaşmamaya büyük özen gösterdiği metro hattıdır. Yine yeterince şanslıysam ayakta bekleyen çok yok demektir ve insanların yüzlerini görebilirim. İnsanların yüzlerine sırayla baksan bile kimseyle gözgöze gelmeyeceğinden emin olduğun, çünkü herkesin bakışlarını bir noktaya kitlediği hattır Hacı Osman-Taksim metrosu.

Bazen o kadar şanslı değilimdir ve metrobüse binmem gerekir. Metrobüse ilk binen de sonrakilerden önce gider, tek bir farkla, önündekini en şiddetli ittirenin de erken varma şansı vardır. Bir de oturacak yer kalmadı diye binmeyenler ama kapının önünü işgal edenler vardır. Senin amuda kalkarak bile olsa o metrobüse binmen gerekse, turnikeden koştur koştur gelip önce bu engelleri aşman gerekir. Öyle kolay değil körüğünü yediğimin metrobüsüne binmek.

Bazen de eve dönüş yolu oluyor ve metrobüsten Zincirlikuyu’da iniyorum. İki çıkış var, Beşiktaş Balmumcu bir, Levent Sarıyer iki. Bana gereken Levent Sarıyer çıkışı. Bu iki çıkış arasında da yaklaşık 20 metre boyunda 2-3 metre genişliğinde bir yolda yürüyoruz. Fakat bu kumsalda ayaklarını şıpırdata şıpırdata yürümeye benzemiyor. İnsan trafiğinde ani bir ağırlaşma. Çünkü sol kenarda bir iki sıra yan durmuş insan karşıya gidecek metrobüse binmek için bekliyor. Geriye kalan 1-2 metreyi ise geliş ve gidiş yönü olan insanlar paylaşıyor. Hızlı yürüyen biriysen ömründen ömür çalınıyor ve hangi zıkkım akıllının bu kaldırımı bu kadar dar yaptığını, neden binecek olanların az ilerden binmesinin sağlanmadığını, bir de şu önü boş olmasına rağmen hızlanmayan ablanın neyin kafasını yaşadığını düşünürsün. Benim için şu iki çıkış arası, İstanbul trafiğinin çok net minyatürüdür.

Metrobüsle Avcılar yönünde gidiyorsan, AVMlere peşkeş çekilmiş, 15 katlı bloklarla yerleşme alanına dönüştürülmüş yerleri görürsün. O pencerelerde yaşayan insanları düşünürsün. Onların o pencerelerde de değil, içindeki kutularda barındığını, çünkü iki iş günü arasında uyuması gerektiğini düşünürsün. Hafta sonunun, 5 iş günü çalışan biri için, dinlenme günleri olarak ayrıldığını, çünkü pazartesi tekrar işe gidebilmek için o arada kafasını dağıtması ya da toparlaması işte her neyse, onun gerektiğini düşünürsün. Fakat aslında, hafta sonunda kafanı dağıttın mı topladın mı, ne zıkkım yaptın, kimsenin zerre kadar umrunda değildir. Pazartesi günü işine git, çalış yeter. Hafta sonu tatilim var diye sevinirsin bi de üstüne.

Metrobüsün Okmeydanı Hastane durağında bugün bir yol çalışması vardı. Yolun kenarındaki bir ağacın kepçe ile sökülüşü 45 saniye kadar sürdü. Kepçe önce ağacı karşısına doğru eğdikçe eğdi. Sonra ağacın dallarına dolayıp başını, beri tarafa çekti. Sonra da kökünden söktü. Oraya betonu döktüklerinden birkaç gün sonra, orada önceden bir ağaç olduğunu, o kepçeyi kullanan operatör bile hatırlamayacak.

Bu da böyle bir anımdı.

6 Mart 2013 Çarşamba

Peki bu öğrendiklerimiz ne işe yarayacak?

Deterministik dünyadan stokastik dünyaya geçiş buhran yaratır çoğu bünyede.

Deterministik(kararlı) dünyada bir şeyin olma ihtimali, bir ‘bilinmeyen’e karşılık gelen değeri bellidir. Bu belirlilik dile kolay da gelse, çok zor sağlanır. Bu ihtimal şartlardan etkilenmez, yaklaşık bile olsa, öyle olduğu varsayılabilir. 6 yüzeyi olan adil bir zarda 4 gelme ihtimali nasıl 1/6 ise,  bir yol ayrımında kaldığında getirileri eşit ise a,b, ve c yollarından herhangi birini seçme ihtimalin 1/3’tür. Deterministik dünya, senin hangisini seçme eğiliminde olduğunu hesaba katmaz.

Stokastik dünyada ise ihtimaller sonsuzdur. Önceki basamaklarda ne olduğu, sonraki basamaklarda neyin gerçekleşeceği üzerinde etkilidir ve olayların gerçekleşme ihtimalleri geçmişe bağlı olarak şekillenir, değişkendir. Yarın yağmur yağma ihtimali, bugün yağmurluysa başka, değilse başkadır.

Stokastik dünya, deterministik olana kıyasla gerçeğe daha yakın bir dünyadır. Bu dünyanın sınırlarını belirlemek için sıfıra ve sonsuza gitmeye çalıştığımızda ‘yutucu durum’u (absorbing state’i) görürüz. Bu bize, içinden çıkış olmayan, sürekli kendini yineleyen(kendine dönme ihtimali 1 olan) durumu verir. Lisans eğitimi sorularından örnek verirsek, psikoloji modlarından ‘intihar’ modu ile eşleştirilir. Mutlu olan ile depresif olanın o moda girme ihtimali farklıdır, fakat o moddan çıkış yoktur.


Deterministik dünyadan stokastik dünyaya geçiş modunu, yani bu buhranı, üniversite eğitimini hesaba katarsak, yirmili yaşındakilerin epey yaşadığını söyleyebiliriz. Okulun sonu ve iş hayatının başlangıcı bu döneme denk gelir. Okulda, yeni döneme kaydolduğunda sonraki 4 ay içinde vize ve final dönemlerini hangi haftalarda yaşayacağın, dönemin giderek yoğunlaşacağı, son olarak final döneminde pek çok aktivitenden(hangi aktiviteler içinde bulunacağın dahi bugünden kabaca belli iken işte, hangilerinden) feragat etmek zorunda kalacağın barizken, çalışma hayatındaki 4 ayın bunun gibi bir sistemi yoktur. Kimle ne zaman ne düzeyde bir tartışma yaşayacağın, hayatındaki birinin vefatından ya da sağlık sıkıntılarından iş durumunun nasıl etkileneceği, işini sarkıtıp sarkıtamayacağın, buna bağımlı olarak içine girdiğin maddi yükümlülüklerden nasıl kurtulacağın net değildir. Yaşanır ve görülür.

Bunu insan ilişkilerinden örneklemek de gerekirse, bir de uzun süreli ilişkisini geride bırakanlar yaşar. Hangi tartışmanın kaç aylık süreçte yaşanan şeylerden kaynaklandığı bellidir. İlişki içindeyken, kabaca nasıl ve ne kadar zamanda çözümleneceği bellidir, bu belli olmadığında ise bir ‘dur-durak’ noktası konur ve belirlenen süre içinde durum çözümlenmediğinde nasıl sonuçlanacağı bir varsayılana, muhtemelen ayrılığa dökülür. Uzun süreli ilişkisini yeni bitirmiş insanın yaşadığı, işte bu deterministik dünyadan stokastik dünyaya geçiş, ‘kim neden böyle davranıyor’, ‘ben neden böyleyim’ sürecidir. Geçmiş son birkaç basamaktaki olayların, bugünkü ihtimaller üzerinde etkisi olmasının yarattığı kaostur yaşanan. Stokastik dünya ile gerçeği yani kaosu ayıran nokta ise, hayatın, rastgele faktörlerden etkilenmeye devam ediyor oluşudur. İhtimalleri kötü sonuçlar da doğursa, deterministik dünyayı, sırf ne ile karşılaşacağına hazırlıklı olduğu için, sonrasındaki stokastik dünyaya (sonrasında kaosun gelme ihtimalinin daha yüksek olacağını varsayarak) yeğler insan, bir süre.

Kaosu ve kaosa giden yolu sevmez insan. Etken olmak ister. Kendi hayatına olsun, hakim olabildiğini hissetmek ister insan. Hayatının düzen algısına bağlı olarak, kaos yaratabilecek şeylere imza atmak, o kaostan sağ çıkacağına söz vermek istemez, insan. Ama o imzayı atar, o sözü verir. Bazen sırf karmaşadan kaçmak için.

Stokastik bakışla, insan, hayatını kaostan determinizme sürükleme eğilimindedir. Stokastik dünya ise, karar verme sürecinin temel basamağıdır. Rastgelelilikle yüzleşilen, minimuma indirgemek için deterministik dünyaya geçiş, ihtimallere bağımsız yaklaşabilmek için ise kaosa geçişin mümkün olduğu durumdur. İnsan, oranladığında, zamanının pek azını burada geçirir. Çünkü ya determinizm, yani var olan düzeni sürdürmek onun kolayına gelir, ya da kaos onu içine hapseder. Gerçek dünyaya bakıldığında aslında, kararlılık da, kaos da, yutucu durum olarak ele alınabilir. İkisinden de kaçış zordur. İnsan ikisinde de atıl hisseder, karar verme yetisini ele almakta, bir başka duruma geçmekte zorlanır.

Kaostan kararlılığa geçişin mi daha kolay olduğu, yoksa kararlı durumdan stokastik duruma geçişin mi daha kolay olduğu ise, insanın karakterine çok temelden bağımlı bir süreçtir ve bu hayatlarımızı formüllenemez yapar.

Herkese çözümlenebilir hayatlar...

10 Şubat 2013 Pazar

Muhasebe

İnsanı insan kılan, kendisine yüklenmeye çalışılan güdülere karşı koymaya çalışma iradesi olsa gerek. Bencil insanın, bencillikte kararlılığı; korkağın cesaret gösteremeyip çekiniklikte ısrarı; hırslının, hırsını, kazanmanın öncülü sayması... Kendiyle baş etmeye çalışan insanın bunlara ve bu hisleri taşıyanlara tahammülsüzlüğü, tüm bu insanî deformasyondan daha doğal.

Hayali fazladan evi olup onu kiraya vermek olanın bencilce isteği, sayılarının az olmayışına bakarsak, başkalarının ev sahibi olmamasına çıkar.

Tarih, insanın doğayla savaşından çok, insanın insanla savaşıyla şekillenen şeydir. Ayakta birileri kalacaktır, bu doğayı ırgalamaz ama insanı ırgalar. Kötülüklerin insanın doğasında bulunduğu ne kadar büyük bir yalansa, insanın kendine aşılanan kötülüklerle savaşması da bir o kadar elzemdir, beşerî görevidir.

İnsanın insana ettikleri, aradan yüzyıllar da geçse unutulmaz. 30-40 yılda, hiç unutulmaz. İyisi de, kötüsü de.

İnsanın insana ettiği kötülükleri vahşet kılan, ona, kimseye anlatamayacağı şeyleri yaşatmaktır. Çoğu zaman devlet eliyle, savaş ya da darbe kisfesi altında yaşatılanlar, insan olanı, yaşadıklarının itirafıyla gözyaşlarına boğan ve sırf yaşayabilmek için normalleştirme çabasıyla beraber gerçeklik algısını bozan şeylerdir. İşte en çok, bunlar unutulmaz. En derin uykulardan uyandırır, en çok bunlar unutulmak istenir.

Sudaysan, o suya seni birinin mi attığının yoksa kendinin mi atladığının bir farkı yoktur. Yüzme bilip bilmemen sonucu değiştirse de, artık ıslaksındır ve yer yer suyun altında, nefes almaya çalışıyorsundur.

“Bana balık verme, balık tutmayı öğret!” diyenin sesi çok çıkmıyor madem, “Ona balık verme, balık tutmayı öğret!”

Yaşayacağımız, hepi topu, maksimuma vursan 70-80 senelik hayattır ve nasıl yaşadığımız, bugüne de yarına da etki eder.

İnsanı, düşünen, büyük resme bakabilen bir varlık olmaktan çıkarıp, vicdanına konuşmak, çirkinliğin daniskasıdır. Vicdana değil, fikre hitap etmeye çalışanlar, günümüzde çoğu zaman kaybetse de, olanca dürüstlüğü ve onuru ile göçüp gidecektir.

Pavlov’un köpeği olmak kolay, insan kalmak zor olan.

13 Ocak 2013 Pazar

Masal


Masal kahramanların vardır. Evvel zaman içinde, sen daha yokken olmuştur olan. Sana hikayesi anlatılır.

Tepki ve istekleri vardır. Bu anlamda, “yaşayan” birer varlıktırlar. Benimser, özümsersen, istekleri isteklerin, refleksleri reflekslerin olur. Ve bunu yaparken bir o kadar kendinsindir, ve dahi, kendindesindir.

İşte o kahramanlar, masal bitmeden gerginliğin kilidinde bir şeylere etki eder, öyle ayrılır bu diyarlardan. Onları hatırlayacak birileriniyse, bu diyarda bırakırlar.

Bu diyarda kalanlar, o masalı defalarca, defalarca anlatır, anlattırır, dinler, susarlar. İlk dinlediğinde, sonunda “sır olduysa”, istersin ki, sonrakilerde de sadece sır olsun, daha kötüsü değil. Gün gelir, bir başka ağızdan dinlersin aynı masalı ve, masalın sonunun farklı olduğunu görürsün.

Bazı masallar o kadar gerçektir ki, kendini başka türlüsüne inandıramazsın.

Mutlu biten masallarsa, büyük ihtimalle, erken kesilmiştir.

31 Aralık 2012 Pazartesi

Yeni(mi)yıl


Yeni yılın sadece takvim değiştirdiğini anlayınca yeniden küçülür insan bir gün. Yeni yılın yeni yaş olduğu günlerden, bunu tekrar anladığı güne kadar arada geçen ‘yeni yıldan bir şeyler bekleme, yeni yılın bir şeyler getirecek olması’ heyecanı, yerini, hayatını takvimlerle pek uyuşmayan parçalara bölmeye bırakır. Doğum günlerinin değiştirdiği yaşsa sadece resmi formlarda doldurduğun bir kutucuktur. Eğlenmen beklenir bu günlerde, kimdir bekleyen desen o da belirsiz, çünkü mutlu olup olmaman kimseyi ırgalamaz çoğu zaman, eğlenip eğlenmemense ırgalar, çünkü berabersinizdir. En çok yılbaşlarında ve doğum günlerinde hissedersin bunu. Herkes, ‘hadi hep beraber, hiçbir şey olmamış gibi yapalım’cılık oynar. Sanki her şeye anlam verebiliyormuşsuncasına inançla düşünürsün bu çabanın anlamını. Anlamadığın milyonlarcacık şeyin yanına eklersin, durur orda bir süre, güneş doğar batar, periyod tamamlanır ve yine düşünürsün...

Geçmiş yılbaşlarını düşünürsün, yeni yılın ne getireceğinin umrunda olmadığı ya da bayağı bir umrunda olduğu 31 aralık akşamlarını düşünürsün. Bir çekyatın üzerinde elinde televizyon kumandasıyla girdiğin yılbaşlarına, bir kalabalıkla geri sayarak havai fişek gösterisi seyrettiğin yılbaşlarını eklemişsindir. Hiçbir şey olmamışçılık oynamayı ilk öğrendiğin ‘önemli günler’e, bunu iyi becerebildiklerini eklemişsindir. O günlerde neler düşündüğünü düşünürsün.

“Sevgiliyi her öpüşümdeydi belki yeni yıl, bu yıl az yaşlandım...”

Bir zamanlar çok küçükken ben, 31 aralık akşamlarından büyük heyecan duyuyordum. Hatırladığım ilk yılbaşı anısı da işte ben o kadar küçükkenki. Benim için 1 ocak, artık 1 yaş daha büyük olduğumu söyleyebilmem demekti ve 31 aralık yeni yılın en sevdiğim yemeklerin bir arada olacağı diğerlerinden azıcık da olsa farklı bir akşamdı. Öğlenciydim ve eve gitmek için sabırsızlandığım bir gün geçirmiştim. Anneannemgildeydik ve anneannemin o ara üniversitede okuyan bir yeğeni de bizimleydi. Bir kenarda, sevinçle, okulda öğrendiğim yılbaşı şarkısını söylüyordum.  Konuya nasıl girmiş olabileceğimizi bugün hatırlamamakla beraber, Özcan abinin şu söylediklerini hiç unutmadım. “Zaman kendini tekrarlamaz Ilgıt, döngüsel değildir. Zaman süreklidir, ardışıktır.” O an gerçekten bütün sesler kesildi mi bilmiyorum ama, o anın hemen sonrasını sessizlikle hatırlıyorum. Bir de şaşkınlıkla baktığımı. Kafamda bir şeyler susmuştu. Bunun benim hayatımda neyi değiştireceğini anlamaya çalışıyordum belki de.

Büyüdükçe her yılı bir şeyler getirip götüren bir zaman dilimiymiş gibi görür olduk. Yeni yılın neler getirip neler götürdüğü sorgulamasında, hayatıma yeni katılan ve hayatımdan eksilen insanları düşündüm. Ölümleri ve doğumları. Ve her yeni yılda, orta halli bir ailenin küçülen sofrasını ve geçim dertlerini gördükçe, “mutlu yıllar” sadece lafta kaldı. Yıldan yıla değişen bir şeyler vardı ve bunlar günden güne değişen ve değişmeyen şeylerin bütünüydü. Böyle olunca da yer yer ‘hiç bir şey olmamışçılık’ oynamayı öğrenmek kaçınılmaz oldu.

“İnsan, çocuktan katil yaratabiliyor ama katilden çocuk yaratamıyor.” demiş biri. Zamanın bize yaptığı da bu. Var olan bizin, karşıtıyla etkileşimi, değişimi ve dönüşümü. Sadece ara ara bakıyoruz, nereden nereye geldiğimize ve hamurumuza hangi aralar maya çalındığını, o mayayı özümsediğimizde anlıyoruz. Bu anlamda yeni günlerin neler getireceği, geçmişimizle fazlaca ilintili olacak ama şaşırtıcı değil.

Yaşamaya değer günlerin hatrına, herkese iyi değişimler olsun:)

Güne en yakışır dilek de, Kazım Koyuncu’dan gelsin... 
“Elbette mümkün değil ama, her şey gönlünüzce olsun.”

24 Aralık 2012 Pazartesi

Öz(mü)geçmiş


“Başarılı bir öğrenci” olarak geldiğim okuldan, bildiğimiz anlamda “başarılı” olmayabileceğimi de defalarca görmüş ve  artık öğrenmiş halimle mezun oluyorum-sanırım-. Başarıya koşullanmış bir nesil yetişti madem, neslimizdeki her gencin bu ve benzerlerini bir gün yaşamasını, toplumdaki narsist ve egoistlerin bitmesini ne kadar istiyorsam, o kadar içten temenni ediyorum. Başarının bu demek olmadığı dünyayı kurduğumuzda ise, bu temennim bir anı olacak sadece. Onu diliyorum.

Bitirme projesi için konu seçtiğimde, aylarca hayatımın fonunda olacağı gerçeğiyle sevdiğim bir konuda olmasının heyecanıyla başlamıştı son dönem. Şimdi sonuna geldiğimde, bu konunun benim için eskisi gibi heyecan verici olmadığını, dahası ondan bıktığımı görüyorum ve “sevdiğiniz işi yapın” goygoyu yapanları sessizliğe davet ediyorum. İşi sevmek diye bir şey ancak gerçekten içinde olmak istediğimiz bir uğraşla mümkün olsa gerek, ondan da geçimimizi sağlayacak parayı kazanamıyoruz genelde. İşini tutkuyla yapanlar başarılı olurmuş. Peh... Kimin işini tutkuyla yapıyorsun derler adama.

Okulu uzatmanın keyfi, okulunu uzatan diğer arkadaşlarla çıkarmış. Birbirimizi itekleye itekleye mezun etme çabası, bizi rekabete iten çan eğrisini beraber ders çalışarak doğrultmak... Bu sınırı aşabildiğimizde ise işte, "Sonrası iyilik güzellik..." “Bunu başarmak için okulu uzatmamız şart mıydı yani” diyor insan... Bu cümledeki üzüntü okulu uzatmaktan değil, bize aşılanan, aşılanmaya çalışılan hislerden geliyor.

Zorunlu gitmem gereken, yoklama alınan hangi ders varsa, o hocayı eksilerle hatırladığımı fark ettim sonra. Karşısında başka derslere çalışan, cep telefonuyla internette gezinen, oyun oynayan, uyuyan öğrenciler olmasına nasıl dayanabiliyor’u çok sorguladım. Ben bunu fark ettiğim ilk 5 dakikada o dersi bitirirdim, artık yoklama almayacağımı bildirir, ders anlatma stilimi geliştirmek üzerine çalışırdım. İnsanın kendine saygısı bunu gerektirir bence. Tabi tüm bunlar, öğretim görevlilerinin üniversitede bulunma amaçlarından birinin de öğretmek olduğu varsayımıyla geçerli.

‘Üniversite’nin bana düşündürdüklerinden, genele bakarsak, üniversitenin, her görüşten insanın kardeşçe yaşamayı öğrendiği yer olması iyimser bir yaklaşımdan öte bir şey değil. Üniversite, insanın “özgür” olmasının bedelini, tutsaklığın sınırlarını zorlayanların ödediğinin ayrımına varıldığı yerdir. Çünkü “Anlatılan senin hikayendir.” Bu aydınlanmayı yaratmada payı yoksa da, salt derslikleri olan bir öğretim kurumudur işte. Bazen bir mahalle okulu, üniversiteden çok daha fazla şey kazandırabilir insana.

Üniversiteyi gözümde büyütmek ve onu oluşturan parçalardan çok şey beklemek de değil burada bahsettiklerim ve bahsedeceklerim. Akranlarımız için “Nerede okudun?” sorusunun karşılığı giderek bütünüyle üniversiteye dönüşüyorsa, üniversitenin öğretim kurumu olmaktan öte bir anlamı olsa gerek zaten.

Sosyal medyanın ve televizyonun temel eğlencelerinden birini sokak röportajları oluştururken “Eşcinsellik engellensin mi?” videosu olsun, benzeri bir sürü soru olsun, “Bunu söyleyen de üniversite öğrencisi işte” diye ayıplanıyorsa, bunda o kişinin olduğu kadar, ona o bilgiyi vermeyenin de kabahati vardır. Yani atasözümüzü güncellersek, bilmemek değil, öğrenmemek de, öğretmemek de ayıptır. “Lise müfredatından bozma dersleriyle, hoşgeldiniz üniversitemize” ile buraya kadar oluyor. Ne verdin de ne bekliyorsun?

Geçim koşullarının bu denli hayat belirleyeni olduğu, köşeyi bir şekilde dönmenin şartlandırıldığı bir ülkede, öğretim görevlisiyle ve öğrencisiyle tablonun bu olması şaşırtıcı değil zaten. Şaşırıyorum yine de...

Beni ben yaptığını düşündüğüm anılardan birini, ilkokuldayken yaşamıştım. Adana merkezde bir mahalle ilkokulundaydım. Sınıf öğretmenimiz hırs aşılamayı felaket bilen bir kadındı. Tahtaya yazılan soruyu defterinde ilk çözenler hocanın masasına koşar sıra olurdu. İlk çözenin defterine ay yıldız, ikinciye iki yıldız, üçüncüye ise tek yıldız çizerdi-sonra sayar yarıştırırdık onları-. Onun için 3 kişi o masada sıra olduğunda, gerisinin tek beklediği, o üç kişiden birinin çözümünün yanlış olması ve defteri kapıp masaya koşturacak olmaktı. “Avını dikkatle izleyen minik kaplan...” İşte bu ve benzeri beyin yıkamalara tabi tutulurken biz, sınavlar benim için başarımı göstermenin bir yoluydu sadece. Alıştırılmıştık, giriyorduk çıkıyorduk işte. Devlet parasız yatılı sınavlarına girecekti pek çok arkadaşım. Kimsenin yatılı okuyacağı yoktu, burs içindi. Babama benim de girmek istediğimi söylediğimde “O paraya bizden daha çok ihtiyacı olanlar var kızım” demişti. Demek ki zaten yapabileceğim bir sınavdı... Ama “O paraya bizden daha çok ihtiyacı olanlar...” vardı. “O paraya bizden daha çok ihtiyacı olanlar...” Annemden iş dönüşü, o da sorarsa, sadece halley isteyen bir çocuktum ben, istemeye pahalı olduğunu bildiğim için zaten yeltenmediğim ve hiç sahip olmadığım oyuncaklarla... “Bizden daha çok ihtiyacı olanlar...”

İşte bunu bizden almaya çalıştıklarını gördüm, en çok da üniversitedeyken...

Toparlarsak, benim bu geçen senelerden anladığım,

üniversite günümüzde olsa olsa, üstüne malı mülkü olanın da, zaman yaratamadığı için ailesinden utanarak para alanın da, geçimini sağlamak için kısıtlı zamanında çalışanın da yanyana okuduğu ama farklı yurtlarda yaşadığı yerdir. Çünkü Türkiye, üstüne malı mülkü yatı katı olanın da, geçimini zor sağlayanın da “yanyana” yaşadığı yerdir. Şimdilik...

12 Aralık 2012 Çarşamba

Sol Elim

Bazı yaralarımız vardır. Kimisi görülür, görünmesin isteriz. ”O vurduğun benim karnım” deriz, er ya da geç. Kimiyse görünür, yara değildir, başkalarına öyleymiş gibi gelir. Bu genelde, benzer bir yarası olan tarafından fark edilir.

Bugün bir arkadaşım, sol elimdeki kırmızılığı sordu, nedir ne değildir üzerine konuştuk.

Sol elimdeki kırmızılık... Sizi geçtim, sağ elime kıyasla bile yüzeydeki kılcal damarlarım... Pek çok kimsenin aylar sonra fark ettiği, çoğunun sormaya cesaret edemediği...

Beş altı sene önce bir gün otobüste ayakta giderken, demiri sol elimle tutuyormuşum. Oturan teyze sordu, "Ne oldu canım, yandı mı?" Endişeli bakıyordu. "Yok, doğuştan böyle, kılcal damarlarım daha yüzeydeydeymiş, bir sıkıntı yok yani" dedim. "Ayyy, üzülmüyorsun di mi?" dedi. Gülümsedim, "Yok, neden ki? Sizde de var aynısı?" 


Sol elimdeki ‘kırmızılık’ bile değil, sol elim o benim için. Ellerimin simetrik olabileceğini düşünemedim hiç. Ben böyleydim, başkaları değildi, bu kadar. Yine de biliyorum, bu noktaya gelemeyebilirdim. Daha küçücük çocukken bir arkadaşımın yüzünde benzer bir doğum lekesini görmemiş olsaydım, bunu normalleştiremeyebilirdim. Sol elimdeki kılcal damarlarımın daha yüzeyde olması, benim için elim kırk yılda bir kesildiğinde doğal olarak yarım saat daha uzun süren kanamadan başka bir zorluk çıkarmış olsa, elimi sevemeyebilirdim bile. Esasen sevmek bile denemez benimkine, fark etmemek. Sevmek için, önemsemek gerekir. Bilinen anlamda bir öneme, bıçak kullanırken bir özene bile sahip olmamak benimkisi. Sadece fotoğraflarda sol elimin görünmediğini fark etmesi bir arkadaşımın ve dominant olmayan sol elimi kullanmaya sizinki kadar alışkın olmamak benimkisi. Dilediğiniz kadar konuşabilirim hakkında, dilediğiniz kadar susabilirim... Hayatıma, kendime dair bir şey paylaşmaktan öte bir anlamı yok benim için. Ki bu, basit de bir şey değil aslında ama, demem o ki, bir yara da değil...

‘Hayat da böyle değil mi zaten’lere getirmek istemiyorum, zaten sevmem de o tavrı:)

Dümdüz, demek istiyorum ki, birbirimize hassas davranıyoruz neyse ki, ve yaralarımızı anlamaya çalışıyoruz 
ya, çok da tatlı oluyoruz o esnada ama, o şeyler bizim için gülümseme yaratan paylaşımlar oluyor bazen ve karşımızdakinde de o gülümsemeyi görmek istiyoruz. Bazen, sormaktan da, yanıtlamaktan da korkmamalıyız işte bazen. Samimiyet çünkü bu, çoğu zaman.

Paylaşılabilesi hallerimize...

10 Aralık 2012 Pazartesi

Dipnot (4)




Bazı soruların sonunda soru işareti yoktur, bazı cevaplarınsa vardır, ‘soruya soruyla karşılık vermek’ olur adı.

Bazı sorular sorulmalıdır, bazısının sorulmasına gerek dahi yoktur.

Bazı soruları kendimize sorarız, bazen bize sorarlar.

Bazı sorular cevap almak için sorulur, bazı sorularsa cevap almamak için sorulmaz.

Bazı soruların cevabı, sorusu sorulduğunda değişebilir. (mi?)

Sorulan soruların ya bir cevabı, ya da gereği olmalıdır. Cevabı olup kendisi gereksiz olan sorular, bulması da sorması da yanıtlaması da kolay sorulardır. Gerekli ama cevapsız soruları bulması da, sorması da, yanıtlaması da zordur. Hem cevabı hem gereği olan sorularsa diyalogda esastır.

Verilen cevapların ya bir anlamı, ya da gereği olmalıdır. Anlamı olup kendisi gereksiz olan cevaplar, gereksizlikle; anlamsız ama gerekli cevaplar, anlamsızlıkla karşılanır. Anlamlı ve gerekli cevaplarsa diyalogda esastır.

Bazen sorular yalancıktandır, bazen cevaplar.

Gerçekse çoğu zaman apaçık ortada olandır.