27 Mayıs 2010 Perşembe

İmza Çalışmalarımız

Konuya direk girme huyum nükseder bazen, şimdi de o zamanlarımdan birindeyiz diyerek, şu an beni yazmaya iten satırları aynen alıyorum buraya. Haydar Ergülen’in Radikal’de 24/05/2006 tarihli “Sevgim Acıyor” başlıklı yazısından. Beraber okuyalım, bensem yazılanları yanlış anlayan, düzeltileyim ki içim rahatlasın istedim. Şunu da söylemeliyim ki, daha önce demiştim ya, “Her sanatçı karşısındakinin zihninde bardağı taşıran son damla olmayı diler.” diye, bu satırlar işte o son damlanın bende vücuda büründüğü haldir, burada bahsedeceklerimin biriktiği bardağın dolmasında ise, daha nice yazarımızın payı vardır.

“Başka bir dünya mümkün mü bilmiyorum ama 'başka bir Türkiye' mümkün görünmüyor. Erkin Koray "Elimde sarı madenden bir boru/ gidiyorum güneşin battığı yere doğru" derken, ne söylemek istiyordu, bunu da bilemiyorum, fakat 'umudun battığı yere doğru' gittiğimizi hissediyorum.”

Edebiyat geçmişi olan köşe yazarlarını ayrı bir dikkatle okurum her zaman. Çeşitli sanat çevrelerinde bulunmuşlukları ve kendileri gibi şair, yazar arkadaşlarının çokluğu, başlarına gelmesi muhtemel çeşitli sıkıntılar ile, değerli deneyimlere sahip olduklarını düşünürüm. Üstüne üstlük bu insanlar, yazıyı nasıl kuracağını, nerede neyi söylemesi gerektiğini bilen ve zihnine dolanların akışına kapılmayan, kalemine hâkim insanlardır. Yani yazdıkları her sözün nereye gideceğinin hemen hemen farkındadırlar, yazdıklarını bilinçle, bile isteye yazmaktadırlar. Yüzeysel gelecek belki şu görüşüm ama, benimdir n’eyleyeyim, anlamıyorum bir yazar, şair, edebiyatçı, sanatçı her ne ise, her hangisi ise artık, nasıl olur da topluma dair umutlarının tükenişini yazabilir. Yazdıklarının bir içki masasında dost sohbeti olmadığının farkında olan bir yazar, toplumun yönelimleriyle oynadığının bilincinde değil midir? Bir yandan ‘eski solcu’luğunun yakınlaştırıcı fiyakasını sürerken, yaşanan karanlık yılların onu nasıl da yıldırdığını, hayallerinin ideallerinin yok olduğunu, ‘umudun battığı yere doğru’ gittiğimizi hissettiğini yazarken hiç mi acımaz canı?

İnsanlar değişebilir, yorulabilir, bir davaya ne kadar harcadıysa da ömrünü, kendini geri çekebilir, her şey olabilir, buna inan ki yok sözüm, ama düşünde hala varsa gençliğini verdiği dünya, nasıl olur da onu kendi “geçmişte yaşanan geleceğine”, yani , kendi “olacaktı, yapacaktık”larına hapsedebilir? Üzülmez mi “Ben yıldım, siz de yılarsınız yılmazsınız size kalmış ama benden söylemesi…” yazısı yazarken? Kime hizmet eder bu yazısı, içi istediği kadar acısın acımasın?

Sanatçı değil midir dünyayı (daha) yaşanır kılma çabasına düşen? Yalnız söylediklerinden değil, sustuklarından da sorumlu tutulan, toplumun gören gözü, duyan kulağı değil midir o? Umuda dönük yazdığı satırlar bir gün gerçek olursa altına en fiyakalı imzasını huzurla atmayacak mıdır? Ve ola ki yetmezse ömrü gerçekliğini görmeye, “Başka bahara…” diyecek olan? Umutsuzluğa bürüdüğü satırlar ya gerçekliğini korursa o ölene dek, “Ben demiştim” diyen kara mürekkepten imzası, neye yarayacaktır? Ve daha da kötüsü, inanıyorsa bir şeylerin güzel olabileceğine, ama yine de umutsuzluğu karaladıysa bize, ve haksız çıkarsa bir gün, ne payı vardır elde edilen güzellikte?

Ben miyim sanatçının tanımında yanılgıya düşen? Çok şey mi bekliyorum sanata, topluma, insana gönül veren kimseden? ‘Gönül vermek de nesi’ mi yoksa? Bu kadar mı yanlışım, yazan, okunan bir kimsenin topluma bir günde iki günde değil belki ama beş senede on senede edebileceklerini düşünmekle? Hepsi aynı diyip geçmeli miyim? Razı olur susarsam, sizle doğruyu yanlışı ölçüp tartmazsak, bu kimin hanesine gol yazılır? sorayım dedim...

Uzun lafın kısası, kulak verdiklerimizden korku işitmez olup, umut dolu satırlarda buluşmak, ve yaşanacak tüm güzelliklerin altına bir gün “Ben demiştim” imzası atabilmek dileğiyle…

Saygılar, selamlar… :)

Ilgıt Teyhani
27.05.10

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Hak Muhasebesi

İlkokuldaydım, üçüncü, belki dördüncü sınıf. Sınıfın en uzunlarından biri olarak(yine bu boyda ben), en arkada oturmuş, yazısı en güzellerden biri olarak da, öğretmenimizin hazırlaması gereken plan defterini yazıyordum.

O esnada da Serpil Hocamız, sınıfı sözlü yapıyordu. Beklemediğim bir anda kaldırdı beni. Dördüncü ya da beşinci ders falan. Günün ne denli aydınlık olduğu hala zihnimde, belli ki sabahçıyım, öğlen vakti gelmiş, zilin çalması yakın. Kafam allak bullak, saatlerdir müfredatı kareli sert kapaklı bir deftere yanlışsız özenle yazmakla meşgulüm. Bana şu an hepimize, bir ilkokul çocuğuna bile, olanca basit gelecek şu soruyu sordu:

“8 kere 9?”

“Ezberci zihniyete hayır!”ın en küçüklüğümden beri karakterime yerleşmesinden olsa gerek, hemen yapıştırmadım cevabı, yani 1 saniyede değil de, 2 saniyede söyledim. Çünkü o an ‘8 kere 9 şu eder’i değil ama, ‘8 kere 9 şöyle hesaplanır’ı biliyordum, babam öğretmişti: Bir sayıyı 9’la çarpacağımızda o sayıyı 10’la çarpar, birini çıkarırız. Öyle de yaptım, çağrışımları yazmam gerekirse: Sekiz, seksen, dokuz geri gel, 71.

“71”

Hoca tekrar sordu, sınıfta şaşkınlık had safhada. Kopya veren verene. 72 diyor herkes, bense tekrar tekrar hesaplıyorum, sekiz, seksen, dokuz, 71.

(Daha zayıf bir sesle)”71”

Eksiyi işte o an alıyorum. Sandalyeye bırakırken kendimi, hatamın nerde olduğunu fark ediyorum. 72 sayısı yankılanıyor zihnimde. Beynimden vurulma anı. Gözlerim doluyor, elimdeki pilot kalemi bırakıp, öğretmenin plan defterini bir kenara çekip, dirseklerimi masaya, ellerimi titreyen yüzümün kenarlarına koyuyorum. Sınıfta bir uğultu oluyor, birkaç arkadaş canımı sıkmamamı dillendiriyor, samimiyetle. Tam ısınırken yeniden yüreğim, psikolojinin p’sinden anlamayıp, pedagojiyi sözde çözmüş hocamızın ettiği laf, işte bugünüme taşınıyor:

“Bırakın, hak etti o!”

Donakalıyorum, bir bu kadarını hatırlıyorum.

O günden beri, ‘hak etmek’ öbeği, hep çok önemli oldu hayatımda. Soyut bağlamda hiçbir şeyin hak edilmeyeceğine inanarak çıktım işin içinden. Sevmek sevilmeyi hak ettiğimiz anlamına gelmezdi, kibar davranmak kibar davranılmayı hak ettiğimiz anlamına gelmezdi, içimize atmak karşımızdakinin de öfkesini bastırması gerektiği anlamına gelmezdi. Herkes kendi doğrularınca davranırdı.

Ve bugün, o sözlüye kaldırıldığında kafası olanca bulanıkken yanlış cevap vermiş, ne hocasının tutumunu ne de kendisine kopya verenleri umursamış o çocuğa bakınca gördüğüm, yanlışsa da kendi yanlışlarını yaşamaya bilinmez bir zamanda and içmişliği. 72 sayısına kendi varabilse ah, verecekti o doğru yanıtı ama, ya yanlış olsaydı 72 ve doğru olsaydı 71? “Ben demiştim 71 diye” diyerek oturacaktı yerine ve şu an bambaşka bir şeyi taşıyor olacaktı içinde. Bugün o anı ola ki hatırlarsa eğer “E o kadar biliyordun madem, diretseydin 71 diye” diyecekti kendi kendine.

Bu anımdan, bugün çıkarabileceğim ve hemen her hatırlayışımda çıkardığım en temelli ders, dünya âlemin söylediklerine de kulak vermem ve doğrularımı dönem dönem ölçüp tartmam gerektiği. O çocuk da kulak vermişti ki, ondan işte, tekrar hesaplamıştı ‘8 kere 9 ne eder’i, yanlışsa da yalansa da, yine aynı sonuca varmıştı ve söylemişti doğrusunu. Aradan belki 10 sene geçti ve ben o çocuğun bir gün bile, “Keşke 72 deseydim o gün” dediğini duymadım.

Ezberinden konuşmayıp, her “ne düşündüğü” ve bir konuda fikrinin ne olduğu sorulduğunda, hızlıca yeni olası girdileri kontrol eden insanlara en candan saygılarımla…

Ilgıt Teyhani
26.05.10

23 Mayıs 2010 Pazar

"Olaylara Karışma"

Yanlı basın, yandaş medya gibi kavramlar, internetin işlerliği ve basın yayın organlarının eskiye nispeten elimize daha kolay ulaşabilirliği ile hayatımızda daha etkin yer eder oldu. Eskiden olsa, yani ortaokul, lisedeyken, “Bir yayın organından ne beklersiniz?” sorusuna hiç tereddütsüz “Tarafsız, objektif olması” derdik. Fakat zamanla-elbette yaşla değil başla- insan daha net kavrıyor ki, en yansız duran yahut çeşitliliği ile konuşan kaynaklar da nelerden bahsedip nelerden bahsetmediği ile yine ideolojik bir amaç güdüyor, fark ettirerek ya da belli etmeden, o amaca hizmet ediyor.

Kimi ideolojilerin propagandasını yapan ve özellikle belli bir çevreden haberler sunup, daha çok yine o belli kitleye ulaşan gazetelerimiz dergilerimiz fazlasıyla mevcut. (Aklımıza türlü isimlerin geldiğini duyar gibiyim :) Birisinin neyi ve kimi okuduğuna bakarak, onun dünyaya bakışı hakkında da bu sayede fikir sahibi olabiliyoruz, daha da kötüsü, olduğumuzu sanıyoruz. Buna sebep olan ise şüphesiz, yabancısı kaldığımız fikre önyargılı tutumumuz, her konuda fikir sahibi olduğumuzu sanıyor oluşumuz ve pek çok kaynağa ulaşıp bir savı, haberi öylece değerlendirmekten uzak oluşumuz. Oysaki yanlı basının pek çok sesine kulak vermeye ve bu doğrultuda çıkarımlar yapmaya daha alışkın olmak, ‘teknoloji ve iletişim çağı’ insanına daha yakışır bir tavır olacaktır.

Bu yazıyı bir “sebep ve sonuç” (reason and result) ya da “problem ve çözümü” (problem and solution) kompozisyonuna(essay’ine) dönüştürmemek adına şahsi bir müdahaleyi gerekli görüp ‘yarım yamalak’ bir yazı haline getiriyorum arkadaşım, rahat ol, gevşe :)

Şöyle bir göz atarsak, nelerin yazıldığına, bir “ben buyum arkadaşım” diyenler var, bir de “ben buyum diyenleri boşver arkadaşım, birleştirici olan benim” yanılsamasına götürenler. Birinci gruptakileri takip edenler-sağ sol fark etmez- daha net hatlara sahipken, ikinci grubun insanları Türkiye’ye ve dünyaya dair hemen her şeyi takip edebildikleri, çünkü keskin çizgilerle ayrılmadıkları sanrısındalar.Peki ya bir insan günceli takip edemediğini, ya da o takip ettiğinin her görüşe aslında nasıl da ılımlı yaklaşmadığını ne vakit anlar? Haberin içinde olduğunda, olay yerinde olay anında yaşananla aktarılanın bir olmadığını gördüğünde.

- Haberin içinde ne işin var senin arkadaşım, çekil köşene, otur izle.

Peki, insan bunu anlayınca ne hisseder? Filmlerdeki adam kaçırma sahnelerinden aşina olduğumuz sahneleri düşünürsek, elinin ayağının ve en önemlisi ağzının bağlı olduğunu, hemen yan odadaki kurtarıcıya yani ‘insana’ sesini ulaştıramadığını.

- Ne bağlısı ya ne bağlısı, o eskidendi, neyi istiyorsa söylüyor herkes şimdi.

Galiba sorulması gereken, “Duyduklarına aldanarak neyi duymadığını bilebilir misin?”

Elinin ayağının bağlı olduğunu ya ne zaman anlar insan? Elini ayağını oynatmak, yerinden kalkmak istediğinde.

Ya ne vakit çevrildi etrafı bunca bağla dediğimizde ise, şüphesiz ‘kafasının iyi olduğu’ bir vakitte.

Bizim mahalle ‘sakin’lerinden biri, adı da Sakin olsun hadi, sen ben gibi o da bir insan, elektriklerin kesik olduğu bir akşam, evde yalnızdı. Baktı pencereden dışarı ki her yerde kesik elektrik. Aradı taradı, ne ışıldak bulabildi, ne mum. Önce el yordamıyla güvenli bir yer buldu kendine, oturdu, bakındı etrafına derken karanlığa alıştı gözleri, seçebilmeye başladı etrafındaki nesneleri. Bekledi bekledi gelmedi elektrik, belli ki ciddi bir arıza vardı, gezinebilmeye başladı, komşularıyla hoş beşe devam etti. Baktı devam ediyor hayat, arızasız, güllük gülistanlık. “Bir ben miyim alışamayan, kusur bende mi” dedi geldi evine ve sormadan edemedi, “Neden kesik bu elektrik, ve ne zaman gelecek?”

“Durumunu kavramış insanı nasıl durdurabilirsin ki?” Bertolt Brecht

Tüm mahalle 'sakin'lerine en içten saygı ve sevgilerimle...

Ilgıt Teyhani
23.05.10

16 Mayıs 2010 Pazar

DediKodu 1

Hep ben mi konuşacağım, benden öncekilere de uzatmalı mikrofonu, ya da işte şimdi yaptığım gibi 'dedikodu'sunu yapmalı diyor ve bu seferlik Bruno Latour'a veriyorum sözü. Bende bir şeyler uyandırdı, anlamlı bulmam paranoya ve şizofreni değilse eğer, bakarsınız sizde de kimi fikirlerin rem uykusu nihayete erer, alıştığımız "hızlı göz hareketi" son bulur, yok edilmeye çalışılan hafıza-bilinç- işlerliğini geri kazanır, gözünü ovuşturmaya başlar kimi düşüncelerimiz diyerek, kutsal kopyala yapıştır tekniğiyle, beyin fırtınamızın başlangıç sözünü sunuyorum.


"O zaman onlara ne diyeceksiniz? Tüm iktidar kaynaklarını, tüm eleştiri imkanlarını ellerinde tutarlar, ama yerlerini merciden merciye öyle bir hızla değiştirirler ki, onları suçüstü yakalamak asla mümkün olmaz. Evet, hiç kuşku yok ki yenilmezler, yenilmez oldular, yenilmez olmalarına ramak kaldı, kendilerini yenilmez sandılar."

BRUNO LATOUR



Neye inanmamızı istediler, kulak verdiklerimiz güvenilir ağızlar mı, ölçtük tarttık mı yoksa terziciliğin son bulmaya yaklaşıp hazır giyim cazibesinin her yanı kaplaması gibi, biçilmiş kaftanları geçirip üzerimize "İyi güzel, bu yakıştı galiba bana" mı dedik, düşünelim istedim.

Beyin fırtınalarımızın bol olması, zihin taşlarımızın yerli yerine oturması dileğiyle :)

Saygılar.

Ilgıt Teyhani
16.05.10

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Ağzımdaki Bakla

“Karşıt fikirden insanlar oluşmaya başladı baba, kötülemeye çalışanlar, sırf can sıkmak için hakarete varacak denli üslupsuz konuşanlar…” demiştim bir gün. “Doğru bildiğiniz yoldan devam edin kızım, bu sizin bir şeyler yaptığınızın göstergesidir.”

Ne güç ‘bir şeyler yapmak’. Karşısında duranlar oluştukça bir tarafta olduğunu daha net anlıyor insan, varlığını taşıdığını. Ve inat gibi, parlayan bir güç de buluyor içinde, yoluna devam etmek için…

Bugün de Kitap-lık’ın yeni sayısı elimdeydi. Orada okuduğum kadarıyla, yanılmıyorsam Henri Michaux’nın, Descartes’ın “Cogito ergo sum (Düşünüyorum, öyleyse varım)”ına kendince karşılığı şöyle olmuştu: “Keşke o kadar kolay olabilseydi…”

Düşünmenin ‘dahi’ yetmediği yerdi çünkü, varlığının bayrağını dikebilmek. Pek çok filozofun da eleştirildiği nokta bu oldu şimdiye dek. Kazanımlarını iyi aktaramayan ve devinime katkıda bulunmayan bir düşünürün ‘bilge’ olarak anılmasının faydasızlığı üzerine yazıldı çizildi. Can Yücel’in de yazdıklarıyla yapmak istediği devinime öyle ya da böyle etki edebilmekti ki, şu dizeleri yazmıştı:

“Sözcükler ekmeğin lokmaları gibi.
Ben size lokmalardan kurulmuş bir şiir veriyorum.
Yiyin, bana şükredin, küfredin!”

Ağız dolusu küfürlerle dost anılan usta bir şairin, yazdıklarına karşılık kendisine şükredilmesini yahut küfredilmesini beklemesi… Bu dizede yazılı olanı düşünmek, yalnızca delinin birinin kuyuya attığı taşı kırk akıllının çıkarma çabası değil. İki halin de gerçekleşmesi, şairin yazdıklarının yandaş ya da karşıt bulabilmesini, yani akıl süzgecinden iyi-kötü geçmesini gerektiriyor. Anlaşılma çabasından da öte, ‘taşı gediğine koydum mu koyamadım mı ondan haber verin bana’ derdi galiba bunu bugün Can ustaya sorabilsek.



İşte, yazan, çizen, konuşan, müzik yapan, film yahut fotoğraf çeken, düşünen insanın derdinin salt anlatmak, anlaşılmak olmadığının açık kanıtı bunlar ve daha niceleri. Yazılan, çizilen, söylenen ne varsa, bir görüşe yahut bir körlüğe hizmet ederken, her sanatçı, bardağı taşıran son damla olmayı diler. İster sevdayı anlatsın, ister kavgayı, dostluğu, hayatı, kümülatif toplamların altına çizgiyi çekebilen olmayı bekler. Karşısındakinden iyi kötü bir tepki alabilmeyi, takdir edildiği kadar yorumlanabilmeyi de ister. Salt kendini geliştirmek adına da değil, bir şeyler yapabildiğine, taşları yerinden oynatabildiğine inanmak, “ben de geldim şu dünyaya” uğraşlarında yol kat edebildiğini görmek için.

Hani çocukken, biri bizim canımızı acıtmak isteyip de bize vurduğunda, canımız ne kadar acıdıysa da belli etmeyip, “acımadı kii, acımadı kii” derdik ya, ve nasıl da kışkırtır kudurtmaya çalışırdık karşımızdakini, sanatla uğraşanınki de o hesap.

Yerinde duramasın, yazmadan edemesin mi istiyorsun, geç karşısına “acımadı kii, acımadı kii” de, bak nasıl da perçinleşiyor dileğindeki dünyayı var etme isteği, uzuyor kalemi…

Kalemi, kelamı tükenmeyesi tüm insanlara saygı ve sevgilerimle…

not1: “Bu aralar teknik yazmaya başladın sanki Ilgıt, bloguna daha hafif yazardın önceleri” diyen arkadaşlarıma da sevgilerimi yollarken, sohbet sırasında arada bir bu gibi sıkıcı şeylerden de bahsettiğimi ve hepsinin “bildiğiniz ben” olduğumu hatırlatırım :)

not2: Zaten bu yazıyı da bir hafta önce yazmıştım da, söylenenleri tasdiklememek için bekletmiştim, yok tutamadım içimde olmadı, çıkardım ağzımdaki baklayı :)

Sevgiler canlarım :)

Ilgıt Teyhani
10.05.10

29 Nisan 2010 Perşembe

İçimdeki Torun

İçimde bir çocuk var. Kaç yaşında bilmiyorum. Hani büyümüş de küçülmüş derler ya öyle. Anlıyor da anlamazlıktan geliyor çoğu kez yaşadıklarımı. Elinde bir oyuncak, eviriyor, çeviriyor, şimdi sırtını da dönmüş bana, oturuyor öylece ama biliyorum yine kulak kesilmiş dinliyor beni, göz ucuyla hep izliyor, okuyor tüm sözcüklerimi. O böyle dönünce sırtını, ağlıyor mu gülüyor mu yoksa umursamıyor mu seçemiyorum. Bazen omuzları neden titriyor bilmiyorum, kıs kıs gülüyor mu yoksa iç mi çekiyor o sırada, soramıyorum.

Bazen bir heves yaklaşıyor yanıma, uzatıyor elindeki oyuncağı. Ben de bu sırada çoğunlukla, sevdiklerime çantamdan bir şeyler çıkarıp uzatmış oluyorum, üzeri hayvanlı yara bandı oluyor bazen bu, bazen rengârenk jelibonlar, bazen bonibon. Onlar gülümseyince ben de gülümsüyorum, içimdeki çocuk da takdir ediyor beni, beni seviyormuş, öyle dedi kaç sefer.

Bazen bir derdi oluyor da diyemiyor. Büzüştürüyor dudaklarını, bir masum oluyor ki ablası, abisi, hani yüzünü okşayıversen dökülecek gözlerinden inci taneleri. Düşünceli oluyorum işte ben de bu zamanlar. Elimi uzatmıyorum öyle hemen ki koyvermesin kendini ama, evlatları gurbette iyi mi, rahatı sağlığı yerinde mi diye düşünmekten her gece yatağında yarım saat dönmeden uyuyamayan anne babalar gibi oluyorum o böyle yapınca. O da gurbette çünkü. Onu buraya ben getirdim... İşte ses etmiyorum da, nesi var acaba, ne yapmalıyım diye düşünmeye başlıyorum. Düşündüğümü de çok belli ediyormuşum, öyle dedi arkadaşlar. Hakaret gibi geliyor bazen, gülesim de geliyor sonra, her an düşünmüyor muyum zaten diye. Yok işte bu başkaymış, gözlerimi dünyanın sol üst köşesinden sağ üst köşesine çeviriyormuşum, benden evvel fark ettiler.

Bazen çok kızıyor bana. Hatalarımı yüzüme vuruyor, hep de uyumadan önce yanımda kimsecikler yokken ben kafamı dağıtamazken yapıyor bunu. Hata yapmışım gibi geliyor ona da, dinletemiyorum işte bazen sebeplerimi. Kapatıyor kulaklarını ‘lalalala duymuyorum dinlemiyorum’ yapıyor. O sesini yükseltince böyle ben de istemdışı bir ‘cık’ yapıyorum. Kaçıyor ağzımdan o an. Daha duymadı kimseler, onunla benim aramda sır. Ben dışa vurunca kararlılığımı cık’lı bir dil, diş hareketiyle, susuyor, ilginç. Sonra izin veriyor uyumama.

Öyle tatlı istekleri var ki benden, keşke elimde olsa hepsini sunabilsem istiyorum, elimden gelenin fazlasından bile geçip, yalnız istediği kadarını. Ona da işte bazen yetmiyorum tek başına. İsteklerini değiştirmeye başladığında korkuyorum. Bir de bakıyorum nelerden nelerden vazgeçmiş. Sırtındaki fazlalıkları mı atıyor yoksa eksiliyor mu bilmiyorum…

Her ayağa kalkışında boyunun biraz daha uzadığını fark ediyorum. Kaç yaş büyüdü acaba o oturduğu ara, merak ediyorum. Boynuz kulağı geçmesin diye hoş etmeye çalışıyorum gönlünü, oyalıyorum ki dalgınlığına gelsin büyümek, yaşı geçmesin beni.

Yaşlanma korkusu falan değil bu, hepimiz yaşlanıcaz bir gün-ömrümüz yeterse- de, ben zaten dünyadakilere yoruyorum kafamı, bir de onun beyazlamasın saçları. İçimde bir ömür seveceğim bir çocuk olsun, ona bakınca dünyanın beni büyüttüğünü anlayayım, o da torununun ninesine aşkıyla sevsin beni. Torun baldan tatlı derler ya, gayelerimden biri işte, içimdeki çocuğun yıllar sonra bir gün artık içimdeki torun olması.

Nasılsa o hep çocuk benim gözümde, bari eteğine yapışacağı bir ninesi olsun ilerde, annesinden gizli haylazlıklar yapalım.

İçimdeki çocuk, bekler misin anneannen olayım?

Ilgıt Teyhani
29.04.10

16 Nisan 2010 Cuma

İnsanlığın Şiiri

Çoktandır aklımda bloguma yeni bir girdi yapmak ama hazır bahsetmişken bir şeylerden ‘kayda’ değer olsun istiyor insan ve dilinin ucunda her zaman bir sözü olmayabiliyor. Bu ara çok okuma yapmamın da etkisi sanırım, bir değişime dönüşüme uğradığımı hissediyorum. Salonda koşarken banttan inip 'dur bakim bir tartılayım kaç kilo vermişim' demeyiz ya hani, onun gibi bir şey sanırım bu. Koşu devam etsin istiyorum yalnızca, vakti gelince duracağımdır diyorum.

Pek sevmem başkalarının sözlerini kullanmayı, ama lafa giriş cümlesi olmaya yakışır bazı sözler vardır, kendi diyeceklerimize ön ayak olur. TK hocalarımızdan birinden duyduğum bu çeşit bir cümle aklımda: “Yazar bahsedebileceği milyonlarca şey varken, neden bunu anlatmayı seçmiş diye sormalı kendimize.” Sanırım yazmanın, konuşmadan sohbetten en önemli farkı bu. Bir masada otururken sana ayrılan bir saatte pek çok konudan bahsedebilecekken, okunman durumunda sana ayrılan vakti daha verimli kullanman şart oluyor. Çünkü masadaki şahıs gözlerinin içine baka baka kalkıp gitmeyecektir muhtemelen ama yazını okumaktan her an cayabilir, dikkatini bir başka şeye yöneltebilir. Okunmak okunmamak kaygısıyla yazılmaz elbette, ama yazıyı okunur kılmak da yazanın sorumluluğudur bir yerde çünkü okur yüzünü görmediği, sesini duymadığı bir şahsa zaman ayırarak lütufta bulunmuştur. Yazanın kolay kolay haberinin dahi olmayacağı bir lütufta…

Bu lütfu hak eden şaire yazara ne mutlu. Var edebiyatımızda böyle, kaç tanesini saysam ille eksiğimin kalacağı. Can Yücel geliyor aklıma, bir görüşünü paylaşayım istedim. Can Yücel’e göre bütün şairler aynı şiire dize eklerler. İnsanlığın şiirini yazmaktadır tümü. Ancak insanlık son bulduğunda tamamlanacak bir şiirdir bu ve içinde insana dair her şeyi barındırır. Tarih tekerrür etmiştir, benzer şeyler yaşanmıştır, yalnız, dize tekrarına düşülmez, her şair kendinden bir şey katmıştır o tarihe. Kendi yaşamını da buna benzetiyor olsa gerek ki, şunu yazmış:

yaşamayı yaşamak istiyorum, demiştim,
neylersin ki bu damda bu dem
ayaklarımla uyaklarımda zincir,
böyle topal koşmakla geçiyor günlerim,
oysa -medhetmek gibi olmasın kendimi ama-
yaşamım benim en güzel şiirim.


Yazdığımız yazmadığımız bütün şiirler birbirine ulanır belki ömrümüzde. Kesikli değil hayatlarımız, malum, bir nedensellikle sürüyor. Taşlar yerine oturmuyor hissine kapıldığımızda da kendimize “neden bugün(üm) böyle?” diye sormamız ve doğrulukla yanıtlamaktan korkmamamız gerekiyor. Çünkü ancak o nedeni bulabildiğimizde, değiştirmek istediğimiz ne varsa ona karşı koyabilir hale geleceğizdir. Bazen kendimizi buluruz karşımızda ve kendimize karşı koymanın, bir dur demenin vaktinin geldiğini anlarız. Geriye de ‘nasıl’ ve ‘ne zaman’ kalıyor ki, yaşamımızın kalanı bunlarla şekilleniyor.

“İnsan kendi gibi olmak istediğinde mutluluğun özünü yakalar” demiş Erasmus. Kendiliğimizi seçmek elimizdeyken, doğru kararı verebilmemiz, doğru yanda durabilmemiz dileğiyle…

Şimdi dilimin ucunda bir soru: İnsanlığın şiirinde, doğrudan ya da dolaylı, kalemi eline aldın ya da almadın, hangi dizelerde payın var ve hangileri senin eserin?

Ilgıt Teyhani
16.04.10

13 Mart 2010 Cumartesi

Are you a fair dice? Should i respect you?

Derslere eksiksiz gitmeye çalışırken, bir yeni uğraş buldum kendime, dersi daha zevkli ve pür dikkat dinlenir hale getiren: Not tutmak! :) Yok, bu bildiğimiz ders notlarından bayağı farklı. Fotokopisini çektirmeye acaba kimse yanaşır mı bilemediğim notlar bunlar. Hocanın ağzından çıkan, konuyla oldukça alakalı ama üzerine düşünme potansiyeli taşıyan cümleler. Dersler her zamanki sıradanlığıyla akarken, ben hocanın ağzının içine bakıyorum, ondan neler kazanabilirim diye. Dersten çıktığımda hiç düşün cümlesi not edemediysem bile, bütün dersi ilgiyle ve öğrenme isteğiyle dinlemiş bir öğrenci oluyorum.

Bana en çok malzemeyi simülasyon dersi hocamız A.Rıza Kaylan veriyor. Şimdilik böyle bir hayrı dokunduğunun farkında değil. Hatta aklının ucundan dahi geçmeyebilir, bilmiyorum. Geçen ders, şunları not etmiştim defterimin arkasına:“Is it really imitating a fair dice? Should i respect it?” (Gerçekten adil-hilesiz- bir zar gibi mi davranıyor? Onu dikkate almalı mıyım?)

Excelin sunduğu istatistiksel verilere ne kadar güvenebileceğimiz hakkında söylediği, sıradan cümleler… Bu cümleleri not ettiğim günden beri ‘fair dice’ taklidi yapanlar, daha çok dikkatimi çeker oldu. Ne tür bir ilişki olursa olsun-arkadaşlık, aşk, para-, çirkin bir oyunsa oynanan, oyunu kurallarına göre oynamak masumiyeti kuvvetlendirmese gerek’i gözledim durdum.

Bu taklidi yapanlar genel olarak, hali hazırda olageldiği ile olmak istediği insan arasında bocalayan-yer yer uçurumu barındıran- insan evlatları.

Bulmak istedikleri ile yöneldikleri farklı. (Buna en genel örnek olarak, idealindeki ülkeyi savunan partidense, iş bitirici partiye yönelenleri verebiliriz.)

Kazanmak istedikleri ile elde etmek için uğraştıkları farklı.

Geçmişlerine katmak istedikleri ile bugünleri farklı. (Çünkü daha yarına vakit var…)

Kaybetmeyi hiç istemedikleri ile göz kırpmadan sırt çevirdikleri ise aynı. (Çünkü hayat, bir yeni fırsatı daha elbet çıkaracaktır karşısına…)

Nette yazılı fıkrası uzun, ben kendimce bahsedeyim, bu durum bana şunu hatırlatıyor: Köyün birini sel basmış, bizimki çıkmış yüksekçe bir yere, kurtarılmayı bekliyor. Köylüler sandalla yanaşıyorlar, “gel bin” diyorlar, bizimki “Allah kurtaracak” diyor. Üç gün geçiyor beş gün geçiyor, yine geliyorlar, “gel inat etme bin” diyorlar, bizimki yine “Allah kurtaracak beni, siz gidin” diyor. Sonra tutup helikopterle yanaşıyorlar, “gel etme eyleme, bin şuna” diyorlar, bizimki “De gidin uğraşmayın benle, beni Allah kurtaracak.” diyor. Sel tekrar bastırıyor ve bizimki mevta oluyor. Öte dünyada sorgu sual derken, bizimki nasıl oluyorsa küskünlüğünü dile getiriyor: “Köylüler beni o kadar kurtarmak istedi, Allah kurtaracak dedim ama kurtarmadın.” Allah yanıt veriyor: “Ey kulum. Sana 2 sandal, 1 helikopter gönderdim. Sen inat ettin ben ne yapayım.”

Kıssadan hisse, demem o ki, içimizde neyin inancını taşıyorsak, işte o inanca yakışır şekilde davranmak ve o “ideal insan”a yönelebilmek için, hayalimizde kurduğumuz ‘Mutlu Huzurlu Ben-Biz’ tablosunun hatlarını oluşturmak elimizde. Yeter ki kapımıza gelenlerin kıymetini bilelim, kendimize aykırı düşmeyelim. Yoksa o uçurumda uçmayı öğrenmek ne mümkün, kafamızı taşlara vura vura düşmek an meselesi.

‘Fair dice’a uzanan yolculuğumuzda, insanlarda güçlükle oluşturduğumuz ‘saygı’yı kaybetmememiz dileğiyle…

13.03.10

4 Mart 2010 Perşembe

Kaçanla Koşanın Farkı



"Kaçmak, garantisi değildir yaklaşmak istediklerimizin..."

21 Ağustos 2009'da yazmışım bu cümleyi, az önce rastladım. (Harici belleğe ihtiyaç duyanlar, mutlaka yazı yazmalı :)

Yazının geri kalanında da birer cümle ile, neyden kaçtığımdan ve neye varmak istediğimden bahsetmişim. Sonunda da "Sadece, o yöne koşmakta olduğumu diliyorum." demişim.

Sanırım doğru yoldayım :)

Hazır hepimiz kimi sebeplerle -doğduk doğalı- bir şeylerden kaçmaya çalışırken, nereye koştuğumuza da dikkat edelim istedim.

Tabana kuvvet, yöne dikkat :)

not1: Yazıyı yapıştırıverseydin de ne kendin yorulsaydın, ne bizi yorsaydın, zaten kısaymış, böyle yazman daha uzun bile sürdü diyebilirsiniz. Size güncelleşmiş halini sunayım dedim, hepsi bu :)

not2: "Bu nasıl blog yazısı, saymam" diyor içimin bir yanı. Ama derginin yeni sayısının tema yazısını taze bitirmemin huzuruyla bunu hoş görüyorum. Size de kısa geldiyse, siz de görün :)

Ilgıt'ın selamı var.

04.03.10

3 Mart 2010 Çarşamba

Tevazu Dedikleri

Akşam saatlerinde yorucu ve akmayan İstanbul trafiğinde, kulağımda müzik, otobüsün camları buğulu olduğu için dışarıyı seyredemeyişim yüzünden de elimde kitap, yoldaydım. İki saat erkenden yola çıkmış olmamın verdiği rahatlıkla, otobüsün 10 dakikadır yerinden kımıldamamış olması sinirlerimi bozmuyordu. Otobüsteki herkesin de vakti bu kadar bol değildir herhalde, şimdi ne gerginlik vardır ne gerginlik diyerek, insanlara biraz kulak kabartmaya başladım.

İki lise öğrencisi kız, yanımda ayaktaydı. Edebiyattan konuşuyorlardı, dinledim. Daha doğrusu Türkçe dilbilgisi hakkında konuşuyorlardı da, bu dersi sevmemelerini “Edebiyattan nefret ediyorum” diyerek dile getiriyorlardı, büyüyünce aralarındaki farkı öğreneceklerdi, bana düşmezdi, sustum :) Bana çok çarpıcı gelen diyalog da şu şekilde oldu:

- Ya büyük ünlü uyumu küçük ünlü uyumu falan hiiç bilmiyorum. Ne saçma şeyler.
- Aynen ya ben de.
- Sen hiç değilse dersanede falan öğrenmişsindir de, bende o da yok.
- Ya bir derste hoca bahsetti de, hiç dinlemedim, baya bilmiyorum.

Kabul ediyorum, biz de “Aa bilmiyor musun, bak hemen öğreteyim çok kolay” diye atılanlardan olmadık.-Bize umutsuzca yaklaşıp “Ben çözemedim de nasıl çözülüyor” diyenlere hariç-. Biz de çok şey bildiğimizi-hele ki dersle alakalıysa- göstermemizin, bizi ‘inek’ yaptığı günlerden geçtik, olabildiğince kaçınmaya çalıştık bizi öyle yaftalamalarından ama başarısızlıklarımızla övünmek de bir yere kadar. Ya da belki, başarısızlıklarımıza sığınmak. Bu diyalogun üniversitede yaşanması en muhtemel versiyonu da şu:

- Ya n’olucak bu bıkbıkbık sınavı?
- Abi derslere hiç gitmiyorum ki, hocanın adı ne onu bile bilmiyorum, sen hiç değilse gidiyorsun derslere.
- Gidiyorum da ortalamam …(kendince düşük bir sayı) zaten. Ne yüksek lisans ne bişe, kendimi zor kurtarıyorum.
Ta ilkokuldan beri süregelmiş öyle bir hal ki bu, belki hepimizde de var örnekleri, başarılarımızı söylemekten, hatta söylenmesinden köşe bucak kaçıyoruz. Üslup elbet önemli, bazıları öyle bir geriniyor ki, “Hay yapmaz olaydın o ortalamayı, hay çalışmaz olaydın şirkette” diyesimiz de geliyor ama işte zaten bu dengeyi kurabilmek marifet. Eksik gedik yanlarımızı, sosyal beğeniyi-insanlardaki azıcık kalmış merhameti- kazanmak uğruna sere serpe söylemekse istediğimiz, ne diye böyle kasıntısı olmayanların yaptıkları gözümüze giriyor. Değil işte, sen de ben de farkındayız, adam yapabildiyse var bir sebebi, elimizde minare kılıflarıyla gezmek niye? Hele zaten başarılı addedilen insanlar neden kendini yerin dibine sokma çabasında onu zaten çözebilmiş değilim. Yer yer sen de ben de bu hataya düşüyoruz, biliyorum, gördüm. Mütevazılık denen şey, kendini içesiye yermek değil ki, övülesi bir yanı söz konusu olduğunda, onu biraz olsun aşağı çekebilmek, sebeplerle temellendirilebilir hale getirmek. Tdk da arkamda bu konuda: Mütevazı(alçak gönüllü): Kendi değerini olduğundan aşağı gösteren, başkalarını küçük görmeyen, büyüklenmeyen (kimse).

“Fazla tevazu kibirdendir.” sözünü duydum duyalı, mütevazı kalmam gereken durumlarda nasıl karşılık verdiğime daha dikkat eder oldum. Çok sık denk gelmiyor zaten böylesi anlar da, olduğunda bari, makul davranmak, abartmamak en güzeli :)

Gideceğim yere gidip geldikten sonra, kafede arkadaşlarla otururken de tam bu olaydan bahsettim arkadaşlara. Başarısızlıklarımızı övünç kaynağı gibi sunma halimiz falan derken tam kalkıyorduk, yan masadan aynen şunları duyup bir sağlam güldük:

-Ya benim odada tek bir arkadaşım yok ya. Yurtta bir arkadaşı bile olmaz mı insanın?

Bu kafayla olmaz arkadaşım. Otur, çayını iç bitir, git yurduna, açacak iste kalem iste bir şey yap, bul kendine bir arkadaş, sonra da ortamı idare eden güldüren insan benim, beni seviyorlar diyerek ortalarda gezme.

Niçe amcam da çok güzel değinmiş: "Kendini aşağılan kişi yine de aşağılayan kişi olarak kendine saygı duyuyordur."

Hepimize “Beni aşağılayacak bir insan varsa o da benim” çabalarımızda kolaylık dilerken, ‘aşağılık’, ‘mütevazılık’ ve ‘kibir’ üçgeninde, en kararlı köşeyi sağlayabilmemizi de temenni ediyorum.

Saygı ve sevgilerimle :)

Ilgıt Teyhani
03.02.10