Çocukken Grup Yorum'dan Gülten Akın şiiri olan -o zamanlar Gülten Akın'ı bilmezdim- "Büyü"yü dinlerken, son kıtasında "Büyü de baban sana / Büyü de büyü / Büyüyüp de on yedine geldiğinde baban sana / İdamlar alacak"ı dinlerken, yanlış duyduğuma inandırırdım kendimi. Çok çocuktum çünkü. O son dizeyi ısrarla “... inanlar alacak” diye söylerdim. “Açlık, yokluk, işsizlik tamam da, idam nasıl olur lan, öyle değildir. İnanlar alacaktır, yani hayallerin olacak, hem de inandığın hayaller, ülküler, 17 kocaman yaş...” derdim. –O zamanlar Erdal Eren’in masum yüzünü bilirdim sadece-
Erdal Eren’i babama sorduğumda o kadar sıradan bir olaymış gibi, “Bu çocuğun yaşını büyütüp astılar işte kızım” demişti ki, onun göstermediği şaşkınlık benim yüzüme oturmuştu. Yaşı 17’ymiş, 18 yapmışlar. Yaşını büyütmeselerdi de, 1 sene kendi büyüseydi sonra assalardı da tamam değildi ki benim için. Onun için de tamam değildi, öyleyse, bu ifade neyin nesiydi...
Çok geçmeden büyüdüm, yeri zamanı belirsiz, kesikli değildir zaten bu süreçler. İdamın darağacından başka halleri olduğunu gördüm sonra. Sokakta dövülerek idam edilmek, kafasına kurşunlar yağdırılarak idam edilmek, işkencede tecavüze uğrayarak, tecavüzcüsünden zevk alarak idam edilmek, bir vagona “Paralı eğitime hayır” yazan liseli evladı işkenceye götürülürken, “Yavruum, duruun, götürmeyin evladımı, götürmeyin, o daha çok küçük, o daha çok küçük” feryatlarıyla idam edilmek, emekli öğretmen olup gaz yiyerek idam edilmek, hamileyim dedikçe polis tekmesi yiyerek idam edilmek, 12’sinde everilip kendi canına kıyarak idam edilmek, senelerce ataması yapılmayan öğretmen olup idam edilmek, edilmek, edilmek...
“Ölür bir Japon çocuğu Hiroşima'da
On iki yaşında ve numaralı
Ve ne boğmacadan ne menenjitten
Ölür 1958’de
Ölür bir Japon çocuğu Hiroşima'da
1945’te doğduğu için” N.H.
Değişen tek şey, idam hükmünün mahkemelerce onanmış olup olmamasıydı. Türlü halleriyle idam hükmünü veren de çeken de belliydi, idam kesindi.
“Buyruk kesindi
Gayrı gözlerini kör sürüngenler
Yüreğini leş kuşları yesindi” A. Arif
Bunun için, sen ben biz, belki birinden daha az birinden çok etkilendik ama, hepsinin yasını bir tuttuk, birine üzülürken diğerini hatırlamaktan kendimizi alıkoyamadık, unuttuysak utandık. “Unutursak kalbimiz kurusun” dedik, yazdık duvarlara.
"yırtarak geçiyor kalbimizden
hayatı da törpüleyen zaman
şuramızda bir şey var
acıya benzer
umuda benzer
böyle günlerde hayat
hem acıya, hem acıya benzer" Arkadaş Zekai Özger
Bugün de o adalet beklenen sembolik günlerden biri. İnsaf, vicdan, katil, faşizm çıkarken ağızlarımızdan iki katil sembolik olarak cezasını buldu -bulursa- diye sevinemeyecek hiçbirimiz. Ethem’in, Hasan Ferit’in, nicelerinin kanı kurumadı daha. Hasret’in, Metin Göktepe'nin, nicelerinin kanı kurumadı daha.
Hasret Gültekin / Sevgi Kuşun Kanadında
Sevgiler...
3 Şubat 2014 Pazartesi
24 Aralık 2013 Salı
"Bir Bilsen Kimlere Tasa Kedersin"
‘Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi
Uyanıyor Ankara / Günün ilk saatleri' (06:48)
Sabahları işe giderken içimden Çağdaş Türkü’den ‘Uyanıyor Ankara’yı söylüyorum, yeterince ayılabildiysem. Kendimi sokakta servisin geçeceği yol ayrımına hızla yürürken bulduğumda, sıcak yatağımdan çıkalı en fazla 15 dk geçmiş oluyor. ‘Tam da kışa girerken bu işe girdiğim kötü oldu, hep gün doğumunu görüyorum ve hiç de romantik diil, saat 6’yı kaç geçiyor lan, hah tamam, hızlı yürü yine de’ diyorum. Kırtasiyenin köşesinden dönüyorum, marketlerin yanından geçiyorum, hepsi kapalı oluyor. Eğer çok acelem varsa, sokaktan geçen arabalardan birine el kaldırıyorum ‘Ya sokağın başına kadar sizle gelebilir miyim, servise yetişmem gerek de’. Alıyorlar. Hava yağmurluysa ıslanmamanın yolu olmuyor, geceden kar yağdıysa yavaş yürümem şart.
‘Sokaklar dolar şimdi / Bakmadan yağan kara
Başlanıyor her günkü / Yaşama kaygısına'
Kimseye denk gelmeyip de yürüyorsam, Digitürk’ün önünden geçiyorum. Bir tek o açık oluyor. (06:51) ‘Çift vardiya çalışıyor di mi lan bu güvenlik görevlileri, onlar için de ben hep bu saatte hızla geçiyor muyum şimdi? Hem ne demeye açıklar ki şimdi, üst katlarda çalışanlar da var, çok mu kritik yani şimdi bu saatte çalışmaları?’ diyorum.
‘İşe koşar kimimiz / kimimiz iş bulmaya
Sanki sonu görünmez / Bir yol gibi bu dünya’
Eczanelere bakıyorum, bugün de nöbetçi değiller. Gazete satan tek bayi, bugün de henüz desteleri açmamış oluyor. Bazen büfeyi bile açmamış. Desteyi açmasını beklesem servise yetişemiycem. ‘İşe gidince internetten okursun’ diyorum. Susamışım, pastane de açık, büfe de. (06:52). Servisçi amcadan isterim, geç kalma. ‘Ben, sen, o’ birinci tekilleri arasında gidip geliyorum sabahları.
‘Düşe kalka bu yolda / Sevdası, kavgasıyla
Birer özlemdir bunlar / Yalanı dolanıyla.’
Serviste 1 saatlik daha uyku çekebildiğim iyi oldu’ diyip işyerinde indiğim an (7.38) binayla servis arası donarken, metrobüste dikilmeye başlıyorum -belki gün içinde değişen- 1 milyon İstanbulluyla. Körükte uyuyakalıyorum. O sırada beyazyakanın yerleştiği toplu konutların ve plazaların yanından geçiyorum. Kıymetli yerler... Sanki orada değilmiş gibi müzik dinlemeye başlıyorum. Gözümü dikiyorum bir yerlere ama kimsenin gözüne değil. Yanımı yönümü kolluyorum. Derken bip, girdik dükkana. Kahvaltı yapıyorum. Bir şeyler birşeyler. Derken haberler akmaya başlıyor.
‘Bilinmez ne getirir / Bize gelecek günler
Her gün yeni bir umut / Her gün yeni bir dünya’
(08:50) Şu olmuş bu olmuşlar. Acun’un haber sunmadığı kanallardan okuyorum hafızamı silmesin diye. Okuduğum haberin beslediği bir şey varsa, o da geçmiş günlerde okuduklarıma bakarak bunu nereye yerleştirdiğim. ‘Yani demeye getiriyor ki...’ ‘Yani şu çevreyi dürtüyor ki...’ Köşe yazıları sonra, asıl onları bekliyorum.Biliyorum aslında yeni günün az çok ne getireceğini. Biliyorum ki sıramız gelse, seni beni yargılayacak olan, gelmişimi geçmişimi, kardeşimi yoldaşımı yargılamış kim varsa, onları yargılamayacak! Yine bize düşüyor iş.
'Akıp gidiyor yaşam / Sel gibi sokaklarda
Sürüklüyor her şeyi / Yorgun umutları da'
Gün içinde en çok gördüğüm, süregiden halin hazmedilememesi ama normalleştirilmesi oluyor. Kimse mutlu olduğundan da değil, başka türlüsüne inanmamaktan, yeni bir dünyayı kurmamaktan, o sırada işi gücü olmaktan, yanıtlayacak maili, izleyecek dizisi belgeseli olmaktan... Ama bir vicdan var ki o susmuyor. ‘Yok artık’ diyor haberi Acun’dan bile okusa. Bir şeyler değişsin istiyor. Bir şeylerin ne olduğu da net aslında. Onur zedeleyen ne varsa, ‘bunu bile bile bu halde yaşanmaz’ denen ne varsa, değişsin istiyor.
'Akıp gitse de yaşam / Gelmiyor bırakmaya
Karşı durmaktır yaşam / Tükenmemektir asla'
Peki biz ne yaptık buna karşılık ve öncesinde diyorum? Biz, yani, o dünyayı kurabileceğine inananlar, ne yaptık? Foyasını Cemaat dökene kadar, çoktan sermemiş miydik kirli işlerini bu adamların? Bugün karşı karşıya geldikleri ama, ara ara tripleşip, son kertede senin benim üzerime anlaştıkları cemaati aynı kefeye koymamış mıydık? Tabanda ayrılıp ‘solun oylarını bölmeye’ bile yeltenip, hükümetin kapısında eski üyenin eline broşür sıkıştırır gibi eskisini tavlayıp yeni aday gösterenleri bu suça ortak etmemiş miydik? Hukuksuzca bizi evimizden, işimizden atanın karşısına çıkmamış mıydık? Hukukuyla üstümüze gelenin hukukuna ‘Eyvallah’ diyebilmiş miydik? Diyememiştik.
'Karşı durmaktır yaşam / Onurla ve sabırla
Yüreğinde duymaktır / Sevdanı umudunla'
Adana’da, kardeşim henüz doğmamış olduğundan bildiğim, en çok 5-6 yaşındaydım. Baraj yolundaki Groseri marketteydik. Eskiden Tansaş’tı orası. Orayı ve birkaç yeri daha Groseri satın almıştı, babam ‘Bu adamlar bütün marketleri aldı, Groseri oldu her yer’ demişti. 90’lar işte, evde her kuruşun hesabını yapıyorduk, annem işe arabayla gitmeye son verip otobüs kullanır olmuştu, babamsa Adana’ya 2 saatlik yola öğretmenlik yapmaya gitmeye, onun dışında şehirdeki dersaneye de yürüyerek gidip gelmeye başlamıştı. Ben de marketten bir şeyler çalar olmuştum. Babam fark etti bir seferinde. Bonibon (ç)almıştım. Markette bitirip çöpünü bir reyona atmış olsam fark etmeyecekti belki ama bitirememiştim ve kasadan geçmiştik. Açılır kapanır kapının dışında, elimde kasadan geçirmediğimizi hatırladığı Bonibon’u görmüştü. ‘Unutmuşum’ demiştim. Eve gideriz sanıyordum. Markete geri döndük, elimden aldı kutuyu, ‘Bunu geçirmeyi unutmuşuz’ dedi babam, kasiyer kız okuttu, bana geri verdi, bana gülümsediler, gittik. Başka bir gün, aradan seneler geçmişti, ‘Bizim gibi insanların bir tek onuru vardır şu hayatta kızım, onu kaybedemeyiz.’ demişti.
Bugün biliyorum: Kötü insanlar kötü olduklarını bilmiyor olamaz baba.
http://agzimdakibakla.blogspot.com/2011/12/ben-duzgun-aydn.html
22 Kasım 2013 Cuma
Nereye kadar? Nereye böyle?
Hani bize
ikramiye çıksa da şöyle az bi çalışmasak, ailemize eşe dosta destek çıksak, üstüne
ev mi alsak, iş mi kursak, dünya turu mu yapsak, öğrenci yurdu mu açsak, kütüphaneler,
tiyatrolar mı kursak-inatlarına-, devlet hastanesine ikinci el olmayan cihazlar
mı alsak, aç mı doyursak diye düşündüğümüz zamanlar var ya, o ikramiyeyi, şanslı 8-10 numarayı, sosyalizme
kadar hep bekleyeceğiz.
Ya da bize, bizim
olanca naif-ev, araba, iş- isteklerimize, düşünüp taşınıp kredi verecek o ‘hayırsever’
bankalar, ve hayatımız boyunca hemen her ay gelirimiz olması gerektiğini
bilerek iyi kötü çalışacağız ya, kudura kudura bekleyeceğiz o güzel günleri, ya
da iyi kötü getireceğiz ölümümüzü. Romantik dedikleri ‘günün kızıllığı’nı bile
görmeden uyanıp işe gitmeye koyulacak, günü eve varmadan batıracağız. Sürekli
kaçamak yaşayarak, günden uzak.
Hatta, kalabalık bir
şehirde, trafiğe takılmamak için karşılıksız –işimize devam ediyor olma karşılığı- o mesaiye ‘gönüllü’
kalıp, bu işin kurallarını biz koyana kadar o bilgisayarın başında bekleyeceğiz,
sırf trafik geçsin diye, kendi isteğimizle...
Çünkü onlar
yapacakları metroları avm’lerden geçirecekler, senin benim çalıştığımız merkezlerden
değil. Metrobüsün Zincirlikuyu durağında, bizi zorla ‘Zorlu Center’a sokmak
isteyecekler. Bu yüzden yan etki olarak halka-bize- hizmet etmek zorunda
kalacaklar, çünkü biz, o metro, metrobüs, vapur, tramvay gibi trafikten
etkilenmeyen hizmetleri gören, dar bütçemizle araba almamızı gerektirmeyecek yüksek
kiralı semtlerde kovalamaca oynamayı iyi biliriz, bilirler.
Hani onların 3er-5er
evi olurken, sen ben hesap kitap kira verirken, semtler, evler arasında değişen
kirayı meşrulaştırır, iyi kötü yaşarız ya... “Bu yeni yapılan bunca ev kime
satılıyor peki” diye sorarken, onlar da yine kirada oturuyorlar, o evleri ‘onlarca’
satın alıyorlar, daha iyileriniyse Ağaolulları, Acarlar tepelerce satın alıyor,
o yüzden bunu yaşıyoruz” görürüz, o güne
kadar. Birimiz askerliği yurtdışına yedirme hayalleri kurar, diğeri hayatta
bitiremeyeceği yüksek lisansa başlar, bir diğeri senelerdir 120 kilonun altına
kasten inmez, bir çoğumuz bilmem kaç ‘bincik’ öğrenim kredisini kendi ‘hakkı’
görür, ödemeye başlamak için o günü bekler...
Alkolümüzü 10’dan
önce satın almayı -çünkü pahalı oluyor mekânlar- kâr görürüz biz, metrobüse
mini etekle ya da dekolteyle, ya da ‘eşcinsel halimizle’ binmeyiz çünkü ne gerginlik yaşayacağımız
belli değildir. Sevgili kişisiyle 10 santimden yakın durmak zinhar yasaktır ama toplu taşıma o kadar yoktur ki ellenip ellenmediğimiz arasında seçemediğimiz bir çizgi vardır... Ve işimizden
ayrılmak için en yakın arkadaşımızla evlenmeyi seçebiliriz çünkü vaktinden
önce ayrılmamak için onbinlerce liraya imza atmışızdır. İmam nikahlı olsak bi
tarafımızı kurtarabileceğimiz bir dünyada yaşıyoruzdur, çünkü bütün sancılarımız ‘Evlenirsek geçer’.
Israrla
katılmayız şu kadar para karşılığı kızlarımızı okutacak, okullarda kütüphaneler
açacak, bilmem nereye ağaç dikecek şirketlerin etkinliklerine. Çünkü biliriz bizi
bir yandan reklam malzemesi ederken, diğer yandan onların binlerce ağaç
kesmeli, ‘ihtiyaç noktalarına bizsiz kaynak aktarmamalı’ işler yapacaklarını, bizi
sıkıştıran etkinliklere sponsor olacaklarını.
Kardeşlerimizi,
bizden sonra gelen kim varsa onları, yönlendirmeye çalışırız, ‘Şunu oku bunu
oku, tarihini, bugünü bil, bi de Esen fizik çöz, Tümay geometri, bak iyi çalış’,
oysa tek istediğimiz iyi birer insan olmalarıdır, ama bu düzende onu olabileceklerinden
bile emin değilizdir. Gelmiş geçmişimize, onurlu yaşamımıza bırakırız, bize yüzyıllardır gelen iktidarın bıraktığı etkiden sonrasını.
Ola ki bağımsız yaşamana kiralarıyla, bedava sularıyla, maaşına primleriyle, erken emeklilik vaatleriyle, sana vermeyip onlara verdikleri kredilerle engel oluyorlarsa, ya da sevdiğin biriyle nikahsız yaşamanın adı 'nikahsız yaşamak'sa, kapın yumruklanıyorsa bir vakit, ailenden bu tarafa bile daralıyorsa sana dünya, ya da hadi inadına pırıl
pırıl bir çocuk sahibi olmayı içten içe istiyor ama diyorsan, ‘Ulan bu adamlar bu kadar istediğine göre,
evliliğinde de, çocuğunda da kesin var bi pislik’ diye, senin yatağına
yerleşmiş, yastığını yorganını çekiştirmeye başlamış demektir bu adamlar ve
senin onları frenlemekle kalmaman, en doğal hakkındır. Hayırlı olsun.
İşimiz zor kardeşim, ama olmaz değil...
Selamlar,
sevgiler.
31 Ekim 2013 Perşembe
Kocaman Ellerimiz Hatrında Nazım'ın
“Bu senin değil
ülkemin ayıbı
Hırpalanmış
yerlerinden öperim çocuk!” N.H.
Para kazanmak
için annen baban ayrı şehirlerde çalışırken ve sen daha beşçik yaşındayken
bayram harçlığı topladığında babana koşup “baba artık senin çalışmana gerek yok
benim bissürü param var” diyen dillerinden öperim çocuk.
Pahalı diye
annenden babandan istemediğin o akülü arabaya bakarkenki gözlerinden öperim
çocuk.
Arkadaşların beslenme
çantasında okula elmalı pasta getirmiyor, annen de sayıca herkese yetecek kadar
yapmadı ve tasarruflu saat diye sen uyurken gece vakti pişti diye, o elmalı
pastayı yemeyi ertesi akşama bıraktığındaki rüyalarından öperim çocuk.
Bugünkü
hareketliliğinin, çok hayta bir çocukluktan gelmesinin beklendiği ama senin uslu
bir çocuk-bir abi, abla, bir kardeş- olduğun o güzel yüreğinden öperim çocuk.
‘Bizim oğlanı
özel de olsa bi bölüme yazdırmak istiyoruz, yani şimdi bizim kız mesela okumasa
çok dert diil, ama erkeğin okuması şart, ne yazsak?” derken komşu, erinin eline
bakan, okutulmamış, bir nesne diil belki ama çok çok bir özne olarak
yaşatılmamış annen; senin bana çipil çipil bakan o ortaokullu, her şeyden
anlayan ama ailesinin farkına henüz varmadığı, belki aşık bile baktığın ama
daha yolun olduğuna inandığın o aşık olunası kadın gözlerinden öperim çocuk.
Ortaokulu, liseyi
bitirdiğinde ‘beklendiği gibi’ hemen üniversiteye girEMEyip motor yağına
bulanan ellerinden öperim çocuk.
ÖSS’ye idealini
tutturamadığın için değil, bin kez ‘iş’e yarar bir bölüme girmek istediğin için
cevap tutturmaya çalışan ellerinden, sınav çıkışı işe belki bugünlük devam
etmeyeceğin ama senden çok da hesap sorulmadığında içerleyecek yüreğinden
öperim çocuk.
Sen öğretmenlik
okurken öğretmenlerinin senin olmak istediğinden bambaşka kafalarda olduğu,
geçim derdinden, işi salt derse girip çıkmak olduğundan, senin koca bir adam
olarak farkına varmadığı anlarda kafandan geçenlerden öperim çocuk, o
öğretmenin senin adını hatırlayamadığı yerlerden. Ve babamı, o ortaokul
yıllarında gazete satarken ondan hep bir gazete alan, bir gün o gazeteyi bir
başkasından aldığı için boynunu büküp gittiğini gördüğünden, ‘Hasan, bugün şunu
da alayım, ver bakalım bi tane’ dediğinde Hasan’ın kardeşleriyle ısınmak için
balık kasası yaktığı günlerdeki 2 kuruş için parlayan gözlerinden, ‘cılık,
culuk’ lisesi okuduktan sonra ileride parayı kırabileceğini bilmediği matematik
fizik öğretmenliği diil, o adamın mesleği, ‘sosyal bilimler öğretmenliği’ni okuduğu, sonrasında öğrencilerine faydalı
olmak için feysbuktan bile soru yolladığı kafasından öperim, babasının kızı,
kızının babası.
“Kızım bunlar
yokluk çekmemişler, bana varyemez diyorlar ama yarın birimiz hasta olsak,
elimizde tek kuruş para kalmaz” diyen dillerinden...
Sen doktor olma
yolunda ilerlerken ‘yarın bir gün, çok kısa zamanda, kimse sigortası yeterince
karşılamadığı için, parası olmadığından bu hastanelerin kapısından giremeyecek,
farkında değil’ diyen yerlerinden öperim çocuk. O avm’lere, cafe’lere benzeyen
hastanelere gitmeye zorlarken senin çalıştığın hizmet yoksunu devlet hastaneleri,
senin bir doktor olarak yönetime etki edemediğin o pırlanta yüreğinden, bir
yoldaşımıza kalp masajı yaparken, elektroşok verirkenki, yine de onu
kaybederkenki ellerinden öperim çocuk. Annesine o kara haberi verirkenki
bedeninden, kafandan.
Sen mühendis
olurken yüklenen ‘satışçı profili’ne direndiğin yerlerden öperim çocuk. Yine
yarın bir gün o imza yetkin olduğunda onu kötüye kullanmayacağın,
kullanmadığın, ‘hayır bu proje tamamlanmadı, halkın denek olarak kullanılmasına
müsaade edilemez.” diyen kafandan, ellerinden, kaleminden öperim. Bilim her
şeye en doğru cevabı veremediğinde bile sırf yarın bir gün yanıt verebileceğini
kavradığın için, sana ‘optimuma en yakın’ diye bir kavramı öğrettiği için, öndeliğini
kabul ettiğin o mükemmel bağlantılı beyin sinirlerden, rüya görürken bile
öperim çocuk. Öğrendiğin onca denklem sana bireysel çıkarlarından öte bir anlam
ifade ettiği için.
Sen avukat olduğunda,
adının ‘halkın avukatına’ çıktığı yerlerden... Avrupa’nın ‘en büyük’ adliye
sarayında cüppenle yakapaça göz altına alındığın ensenden, çıkar beklemeden
savunduğun davandan öperim çocuk.
Ve senin sanatını
icra ederkenki o emektar ellerinden, gözlerinden, dilinden öperim çocuk.
Dillendiremeden edemediğin yoksunluklardan öperim. Benim bunca kelimede
anlatamadığım yoksulluklara tek bir sahnede değinen emeğinden öperim.
Birikimini nerelere dayandırdığının salt eğitimle çözümlenemediği, ancak
yaşanabildiği gözlemlerinden öperim çocuk.
Ve okuduğun
bölümde öğrendiklerinden, o senin geliştirdiğin kafandan bambaşka işler
yaparken sen, o sosyalist devrimin olduğu daha ilk gün belki sermayesine el
konacak yerlerde çalışırken sen, o güzel, derin bir nefes alınacak günü
bekleyen ciğerlerinden öperim. Senin okusun diye bilmem kaç kaçtan 5 lira
yolladığın kardeşlerimizi, işte bütün o senin elini süremediğin kârla okutacağımız
günleri bekleyen, beklemekle de kalmayıp, emek veren yüreğinden öperim.
“Uzun boylu
olduğum için çarptı o mermiler omzuma, düşünsene ben olmasam önümdekinin
kafasına inecekti belki...” diye seni direnişe getiren ayaklarından, kafandan...
O gerçek,
plastik, gaz dolu, her neyse, mermileri halka karşı doğrulturken ‘birileri’,
orada olmadan edemeyen yüreğinden, cesaretinden öperim.
İyi ki varız ve
biz kuracağız o emeğimizin uykusuzluklarımızın gerisinde kalmadığı, yaşanası, sevilesi
dünyayı.
“Delikanlım senin
kafanın içi güzel, korkunç, kudretli, ve iyidir/
Yıldızlar ve
senin kafan kainatın en mükemmel şeyidir!” N.H.
Sevgiler,
27 Nisan 2013 Cumartesi
O işler böyle oluyormuş
22.03.2013
"Muuutluyuz
biiiz heepimiz, biiiitmesin hiç sevgimiz" şenliğinin yerini "Ohooo
daha ne uyanıcam, yarım saat var, rüya
bile görürüm”ler alır bir gün. Sabah 9’daki derse kalkmadığın saatte “Vay be
uykumu da aldım ha, hadi bugüne iyi başladık” diyip kalkar olursun.
Leyla ile
Mecnun’daki İsmail abi’nin iş bulma mutluluklarındaki “Ne güzel de işim oldu
beniiiiim”i, “Ne güzel de işim oldu, insanlara gülümsemek zorunda kalmadığım,
gülümsememi akşam görüşeceğim sevdiklerime saklayabileceğim”ler alır bir gün.
Yapmacıklaşmaktır çünkü en büyük korkularından biri. Hayatın, içinde yaşamak
zorunda bırakıldığın ama razı da olmadığın sistemin senden almaya yeltendiği
şeydir çünkü mimiklerin ve doğallığın. Otobüste ne kadar somurtursan, işyerinde
o kadar gülümsersin çünkü.
Kendini küçük
hissedersin gittiğinde o koca koca binalara, alışık olmadığın kıyafetlerle.
İstanbul’da yaşıyor ve metrobüsü kullanıyorsan her gün, Çağlayan’daki devasa
Adalet Sarayı’na küfürler edersin her geçişinde. “Büyüklüğü değil işlevi
önemli” dersin. Şehrin yükselen gökdelenlerinin adı geçer her gün aklından ve
gözünün önünden. “O güzel günler geldiğinde ilk bunlara dokunacağız işte”
dersin. “Bu kadar küçük hissettirilmeyeceğiz işte.”
F tiplerinden “F
tipi hotel” gibi bahsedenlerde karşılaşırsın çevreni kendin seçemediğinde.
Dünya
savaşlarının vehametinden, o gün yemekhanede çıkan ‘bulgur çorbası-hoşaf’
menüsüyle bahsedenlerle karşılaşırsın. “Kimin savaşı, neyin savaşı” dersin
defalarca.
“Onlara cepten bilmem kaç kaça 5 lira yollayıp
vicdan mastürbasyonu yapmayla olmaz, dilenene para vermeyle olmaz” der
durursun.
“Şu mesainin
kalan saatleri de dolsa da, kendim olabilsem”
“Şu mesainin
kalan saatleri de dolsa da, kendim olabilsem”
“Şu mesainin
kalan saatleri de dolsa da, kendim olabilsem”
“Şu mesainin
kalan saatleri de dolsa da, kendim olabilsem”
8 Mart 2013 Cuma
Pistanbul
Hisarüstü’nden
herhangi bir yere gidiyorum. Trafiğin tıkalı olma ihtimalini hesaba katarak
erken çıkmışım evden. Hah, otobüs geldi, iyi bari, durakta geçen zaman ölü
zaman zaten. Kapıya üşüşme başladı. Kim önce binerse o erken gidecek. Otobüs
durduğu için arkasında araç trafiği oluşmaya başladı. Hadi çabuk olalım. Dünya
Göz’e kadar yol açık. Sonrası saate göre azıcık oynar.
Her iki yönde de
trafik ağır ağır akıyorsa Etiler’in vale trafiği başlamış demektir.
Hanımefendilerin beyefendilerin jiplerini durdurup, ıvırını zıvırını
toparlamasını ve valenin direksiyona geçişini bekliyoruz demektir. Ya da
yakışıklı bir abimiz aracını bir anda durdurmuş, az ilerideki büfeden bir
şeyler almaya inmiş olabilir. İnsanız ya, müsamaha göstericez.
Gidiş yönünde
trafik tıkalı ve gelişte hiç araba yoksa yolu dikine kesen bir trafik akıyor
demektir. 4 Levent’ten Bebek’e gidenler olabilir. Ya da gittiği yöne gitmekten
vazgeçip U dönüşü yapmaya çalışanlar olabilir. Çünkü sağdaki ilk sokağa sapıp
arkadan dolaşmak çok zahmetli. Çünkü yine insan olan biziz. (O dikine geçişleri
o daracık yola verende akıl yok zaten)
Levent’e kadar
ağır aksak gelmişken metroya bineyim de yetişeyim gideceğim yer hangi zıkkımsa
diyorum. Bazense o zıkkıma metrobüsle gidiliyor. Öyle olunca 2-3 durak daha Zincirlikuyu’ya
kadar köprü trafiği çekmek gerekiyor. Yani kaç dakika boyunca sinirlerine hakim
olmaya çalışacağın, zıkkımdan zıkkıma değişiyor. Trafiğe takılınca insan
agresifleşiyor çünkü, ondan zıkkıma dönüşüyor koca koca semtler.
Yeterince şanslıysam, metroyla gidilecek bir zıkkımdadır işim. Metroya biniyorum. Hacı Osman-Taksim metrosu nedir? Hacı Osman-Taksim metrosu, insanların yüzyüze oturduğu, ayakta bekleyenlerin de ne kadar kalabalık olursa olsun birbirine 15 cm’den fazla yaklaşmamaya büyük özen gösterdiği metro hattıdır. Yine yeterince şanslıysam ayakta bekleyen çok yok demektir ve insanların yüzlerini görebilirim. İnsanların yüzlerine sırayla baksan bile kimseyle gözgöze gelmeyeceğinden emin olduğun, çünkü herkesin bakışlarını bir noktaya kitlediği hattır Hacı Osman-Taksim metrosu.
Bazen o kadar
şanslı değilimdir ve metrobüse binmem gerekir. Metrobüse ilk binen de
sonrakilerden önce gider, tek bir farkla, önündekini en şiddetli ittirenin de
erken varma şansı vardır. Bir de oturacak yer kalmadı diye binmeyenler ama
kapının önünü işgal edenler vardır. Senin amuda kalkarak bile olsa o metrobüse
binmen gerekse, turnikeden koştur koştur gelip önce bu engelleri aşman gerekir.
Öyle kolay değil körüğünü yediğimin metrobüsüne binmek.
Bazen de eve
dönüş yolu oluyor ve metrobüsten Zincirlikuyu’da iniyorum. İki çıkış var,
Beşiktaş Balmumcu bir, Levent Sarıyer iki. Bana gereken Levent Sarıyer çıkışı. Bu
iki çıkış arasında da yaklaşık 20 metre boyunda 2-3 metre genişliğinde bir
yolda yürüyoruz. Fakat bu kumsalda ayaklarını şıpırdata şıpırdata yürümeye
benzemiyor. İnsan trafiğinde ani bir ağırlaşma. Çünkü sol kenarda bir iki sıra
yan durmuş insan karşıya gidecek metrobüse binmek için bekliyor. Geriye kalan
1-2 metreyi ise geliş ve gidiş yönü olan insanlar paylaşıyor. Hızlı yürüyen
biriysen ömründen ömür çalınıyor ve hangi zıkkım akıllının bu kaldırımı bu
kadar dar yaptığını, neden binecek olanların az ilerden binmesinin
sağlanmadığını, bir de şu önü boş olmasına rağmen hızlanmayan ablanın neyin
kafasını yaşadığını düşünürsün. Benim için şu iki çıkış arası, İstanbul
trafiğinin çok net minyatürüdür.
Metrobüsle Avcılar
yönünde gidiyorsan, AVMlere peşkeş çekilmiş, 15 katlı bloklarla yerleşme
alanına dönüştürülmüş yerleri görürsün. O pencerelerde yaşayan insanları
düşünürsün. Onların o pencerelerde de değil, içindeki kutularda barındığını,
çünkü iki iş günü arasında uyuması gerektiğini düşünürsün. Hafta sonunun, 5
iş günü çalışan biri için, dinlenme günleri olarak ayrıldığını, çünkü pazartesi tekrar
işe gidebilmek için o arada kafasını dağıtması ya da toparlaması işte her neyse,
onun gerektiğini düşünürsün. Fakat aslında, hafta sonunda kafanı dağıttın mı
topladın mı, ne zıkkım yaptın, kimsenin zerre kadar umrunda değildir.
Pazartesi günü işine git, çalış yeter. Hafta sonu tatilim var diye sevinirsin bi
de üstüne.
Metrobüsün
Okmeydanı Hastane durağında bugün bir yol çalışması vardı. Yolun kenarındaki
bir ağacın kepçe ile sökülüşü 45 saniye kadar sürdü. Kepçe önce ağacı karşısına
doğru eğdikçe eğdi. Sonra ağacın dallarına dolayıp başını, beri tarafa çekti. Sonra
da kökünden söktü. Oraya betonu döktüklerinden birkaç gün sonra, orada önceden
bir ağaç olduğunu, o kepçeyi kullanan operatör bile hatırlamayacak.
Bu da böyle bir
anımdı.
6 Mart 2013 Çarşamba
Peki bu öğrendiklerimiz ne işe yarayacak?
Deterministik
dünyadan stokastik dünyaya geçiş buhran yaratır çoğu bünyede.
Stokastik bakışla, insan, hayatını kaostan determinizme sürükleme eğilimindedir. Stokastik dünya ise, karar verme sürecinin temel basamağıdır. Rastgelelilikle yüzleşilen, minimuma indirgemek için deterministik dünyaya geçiş, ihtimallere bağımsız yaklaşabilmek için ise kaosa geçişin mümkün olduğu durumdur. İnsan, oranladığında, zamanının pek azını burada geçirir. Çünkü ya determinizm, yani var olan düzeni sürdürmek onun kolayına gelir, ya da kaos onu içine hapseder. Gerçek dünyaya bakıldığında aslında, kararlılık da, kaos da, yutucu durum olarak ele alınabilir. İkisinden de kaçış zordur. İnsan ikisinde de atıl hisseder, karar verme yetisini ele almakta, bir başka duruma geçmekte zorlanır.
Deterministik(kararlı)
dünyada bir şeyin olma ihtimali, bir ‘bilinmeyen’e karşılık gelen değeri
bellidir. Bu belirlilik dile kolay da gelse, çok zor sağlanır. Bu ihtimal şartlardan
etkilenmez, yaklaşık bile olsa, öyle olduğu varsayılabilir. 6 yüzeyi olan adil
bir zarda 4 gelme ihtimali nasıl 1/6 ise,
bir yol ayrımında kaldığında getirileri eşit ise a,b, ve c yollarından
herhangi birini seçme ihtimalin 1/3’tür. Deterministik dünya, senin hangisini
seçme eğiliminde olduğunu hesaba katmaz.
Stokastik dünyada
ise ihtimaller sonsuzdur. Önceki basamaklarda ne olduğu, sonraki
basamaklarda neyin gerçekleşeceği üzerinde etkilidir ve olayların gerçekleşme
ihtimalleri geçmişe bağlı olarak şekillenir, değişkendir. Yarın yağmur yağma ihtimali, bugün yağmurluysa başka, değilse başkadır.
Stokastik dünya, deterministik
olana kıyasla gerçeğe daha yakın bir dünyadır. Bu dünyanın sınırlarını
belirlemek için sıfıra ve sonsuza gitmeye çalıştığımızda ‘yutucu durum’u (absorbing
state’i) görürüz. Bu bize, içinden çıkış olmayan, sürekli kendini yineleyen(kendine
dönme ihtimali 1 olan) durumu verir. Lisans eğitimi sorularından örnek
verirsek, psikoloji modlarından ‘intihar’ modu ile eşleştirilir. Mutlu olan
ile depresif olanın o moda girme ihtimali farklıdır, fakat o moddan çıkış
yoktur.
Deterministik
dünyadan stokastik dünyaya geçiş modunu, yani bu buhranı, üniversite eğitimini
hesaba katarsak, yirmili yaşındakilerin epey yaşadığını söyleyebiliriz. Okulun
sonu ve iş hayatının başlangıcı bu döneme denk gelir. Okulda, yeni döneme
kaydolduğunda sonraki 4 ay içinde vize ve final dönemlerini hangi haftalarda
yaşayacağın, dönemin giderek yoğunlaşacağı, son olarak final döneminde pek çok
aktivitenden(hangi aktiviteler içinde bulunacağın dahi bugünden kabaca belli
iken işte, hangilerinden) feragat etmek zorunda kalacağın barizken, çalışma
hayatındaki 4 ayın bunun gibi bir sistemi yoktur. Kimle ne zaman ne düzeyde bir
tartışma yaşayacağın, hayatındaki birinin vefatından ya da sağlık
sıkıntılarından iş durumunun nasıl etkileneceği, işini sarkıtıp sarkıtamayacağın,
buna bağımlı olarak içine girdiğin maddi yükümlülüklerden nasıl kurtulacağın net
değildir. Yaşanır ve görülür.
Bunu insan
ilişkilerinden örneklemek de gerekirse, bir de uzun süreli ilişkisini geride
bırakanlar yaşar. Hangi tartışmanın kaç aylık süreçte yaşanan şeylerden
kaynaklandığı bellidir. İlişki içindeyken, kabaca nasıl ve ne kadar zamanda çözümleneceği
bellidir, bu belli olmadığında ise bir ‘dur-durak’ noktası konur ve belirlenen
süre içinde durum çözümlenmediğinde nasıl sonuçlanacağı bir varsayılana,
muhtemelen ayrılığa dökülür. Uzun süreli ilişkisini yeni bitirmiş insanın
yaşadığı, işte bu deterministik dünyadan stokastik dünyaya geçiş, ‘kim neden
böyle davranıyor’, ‘ben neden böyleyim’ sürecidir. Geçmiş son birkaç
basamaktaki olayların, bugünkü ihtimaller üzerinde etkisi olmasının yarattığı
kaostur yaşanan. Stokastik dünya ile gerçeği yani kaosu ayıran nokta ise, hayatın, rastgele
faktörlerden etkilenmeye devam ediyor oluşudur. İhtimalleri kötü sonuçlar da
doğursa, deterministik dünyayı, sırf ne ile karşılaşacağına hazırlıklı olduğu
için, sonrasındaki stokastik dünyaya (sonrasında kaosun gelme ihtimalinin daha yüksek olacağını varsayarak) yeğler insan, bir süre.
Kaosu ve kaosa giden yolu sevmez
insan. Etken olmak ister. Kendi hayatına olsun, hakim olabildiğini hissetmek
ister insan. Hayatının düzen algısına bağlı olarak, kaos yaratabilecek şeylere
imza atmak, o kaostan sağ çıkacağına söz vermek istemez, insan. Ama o imzayı
atar, o sözü verir. Bazen sırf karmaşadan kaçmak için.
Stokastik bakışla, insan, hayatını kaostan determinizme sürükleme eğilimindedir. Stokastik dünya ise, karar verme sürecinin temel basamağıdır. Rastgelelilikle yüzleşilen, minimuma indirgemek için deterministik dünyaya geçiş, ihtimallere bağımsız yaklaşabilmek için ise kaosa geçişin mümkün olduğu durumdur. İnsan, oranladığında, zamanının pek azını burada geçirir. Çünkü ya determinizm, yani var olan düzeni sürdürmek onun kolayına gelir, ya da kaos onu içine hapseder. Gerçek dünyaya bakıldığında aslında, kararlılık da, kaos da, yutucu durum olarak ele alınabilir. İkisinden de kaçış zordur. İnsan ikisinde de atıl hisseder, karar verme yetisini ele almakta, bir başka duruma geçmekte zorlanır.
Kaostan
kararlılığa geçişin mi daha kolay olduğu, yoksa kararlı durumdan stokastik duruma
geçişin mi daha kolay olduğu ise, insanın karakterine çok temelden bağımlı bir
süreçtir ve bu hayatlarımızı formüllenemez yapar.
Herkese
çözümlenebilir hayatlar...
10 Şubat 2013 Pazar
Muhasebe
İnsanı insan kılan, kendisine yüklenmeye çalışılan güdülere karşı koymaya çalışma iradesi olsa gerek. Bencil insanın, bencillikte kararlılığı; korkağın cesaret gösteremeyip çekiniklikte ısrarı; hırslının, hırsını, kazanmanın öncülü sayması... Kendiyle baş etmeye çalışan insanın bunlara ve bu hisleri taşıyanlara tahammülsüzlüğü, tüm bu insanî deformasyondan daha doğal.
Hayali fazladan evi olup onu kiraya vermek olanın bencilce isteği, sayılarının az olmayışına bakarsak, başkalarının ev sahibi olmamasına çıkar.
Tarih, insanın doğayla savaşından çok, insanın insanla savaşıyla şekillenen şeydir. Ayakta birileri kalacaktır, bu doğayı ırgalamaz ama insanı ırgalar. Kötülüklerin insanın doğasında bulunduğu ne kadar büyük bir yalansa, insanın kendine aşılanan kötülüklerle savaşması da bir o kadar elzemdir, beşerî görevidir.
İnsanın insana ettikleri, aradan yüzyıllar da geçse unutulmaz. 30-40 yılda, hiç unutulmaz. İyisi de, kötüsü de.
İnsanın insana ettiği kötülükleri vahşet kılan, ona, kimseye anlatamayacağı şeyleri yaşatmaktır. Çoğu zaman devlet eliyle, savaş ya da darbe kisfesi altında yaşatılanlar, insan olanı, yaşadıklarının itirafıyla gözyaşlarına boğan ve sırf yaşayabilmek için normalleştirme çabasıyla beraber gerçeklik algısını bozan şeylerdir. İşte en çok, bunlar unutulmaz. En derin uykulardan uyandırır, en çok bunlar unutulmak istenir.
Sudaysan, o suya seni birinin mi attığının yoksa kendinin mi atladığının bir farkı yoktur. Yüzme bilip bilmemen sonucu değiştirse de, artık ıslaksındır ve yer yer suyun altında, nefes almaya çalışıyorsundur.
“Bana balık verme, balık tutmayı öğret!” diyenin sesi çok çıkmıyor madem, “Ona balık verme, balık tutmayı öğret!”
Yaşayacağımız, hepi topu, maksimuma vursan 70-80 senelik hayattır ve nasıl yaşadığımız, bugüne de yarına da etki eder.
İnsanı, düşünen, büyük resme bakabilen bir varlık olmaktan çıkarıp, vicdanına konuşmak, çirkinliğin daniskasıdır. Vicdana değil, fikre hitap etmeye çalışanlar, günümüzde çoğu zaman kaybetse de, olanca dürüstlüğü ve onuru ile göçüp gidecektir.
Pavlov’un köpeği olmak kolay, insan kalmak zor olan.
Hayali fazladan evi olup onu kiraya vermek olanın bencilce isteği, sayılarının az olmayışına bakarsak, başkalarının ev sahibi olmamasına çıkar.
Tarih, insanın doğayla savaşından çok, insanın insanla savaşıyla şekillenen şeydir. Ayakta birileri kalacaktır, bu doğayı ırgalamaz ama insanı ırgalar. Kötülüklerin insanın doğasında bulunduğu ne kadar büyük bir yalansa, insanın kendine aşılanan kötülüklerle savaşması da bir o kadar elzemdir, beşerî görevidir.
İnsanın insana ettikleri, aradan yüzyıllar da geçse unutulmaz. 30-40 yılda, hiç unutulmaz. İyisi de, kötüsü de.
İnsanın insana ettiği kötülükleri vahşet kılan, ona, kimseye anlatamayacağı şeyleri yaşatmaktır. Çoğu zaman devlet eliyle, savaş ya da darbe kisfesi altında yaşatılanlar, insan olanı, yaşadıklarının itirafıyla gözyaşlarına boğan ve sırf yaşayabilmek için normalleştirme çabasıyla beraber gerçeklik algısını bozan şeylerdir. İşte en çok, bunlar unutulmaz. En derin uykulardan uyandırır, en çok bunlar unutulmak istenir.
Sudaysan, o suya seni birinin mi attığının yoksa kendinin mi atladığının bir farkı yoktur. Yüzme bilip bilmemen sonucu değiştirse de, artık ıslaksındır ve yer yer suyun altında, nefes almaya çalışıyorsundur.
“Bana balık verme, balık tutmayı öğret!” diyenin sesi çok çıkmıyor madem, “Ona balık verme, balık tutmayı öğret!”
Yaşayacağımız, hepi topu, maksimuma vursan 70-80 senelik hayattır ve nasıl yaşadığımız, bugüne de yarına da etki eder.
İnsanı, düşünen, büyük resme bakabilen bir varlık olmaktan çıkarıp, vicdanına konuşmak, çirkinliğin daniskasıdır. Vicdana değil, fikre hitap etmeye çalışanlar, günümüzde çoğu zaman kaybetse de, olanca dürüstlüğü ve onuru ile göçüp gidecektir.
Pavlov’un köpeği olmak kolay, insan kalmak zor olan.
13 Ocak 2013 Pazar
Masal
Masal
kahramanların vardır. Evvel zaman içinde, sen daha yokken olmuştur olan. Sana hikayesi
anlatılır.
Tepki ve
istekleri vardır. Bu anlamda, “yaşayan” birer varlıktırlar. Benimser,
özümsersen, istekleri isteklerin, refleksleri reflekslerin olur. Ve bunu
yaparken bir o kadar kendinsindir, ve dahi, kendindesindir.
İşte o
kahramanlar, masal bitmeden gerginliğin kilidinde bir şeylere etki eder, öyle
ayrılır bu diyarlardan. Onları hatırlayacak birileriniyse, bu diyarda bırakırlar.
Bu diyarda
kalanlar, o masalı defalarca, defalarca anlatır, anlattırır, dinler, susarlar.
İlk dinlediğinde, sonunda “sır olduysa”, istersin ki, sonrakilerde de sadece sır
olsun, daha kötüsü değil. Gün gelir, bir başka ağızdan dinlersin aynı masalı
ve, masalın sonunun farklı olduğunu görürsün.
Bazı masallar o
kadar gerçektir ki, kendini başka türlüsüne inandıramazsın.
Mutlu biten
masallarsa, büyük ihtimalle, erken kesilmiştir.
31 Aralık 2012 Pazartesi
Yeni(mi)yıl
Yeni yılın sadece
takvim değiştirdiğini anlayınca yeniden küçülür insan bir gün. Yeni yılın yeni
yaş olduğu günlerden, bunu tekrar anladığı güne kadar arada geçen ‘yeni yıldan
bir şeyler bekleme, yeni yılın bir şeyler getirecek olması’ heyecanı, yerini,
hayatını takvimlerle pek uyuşmayan parçalara bölmeye bırakır. Doğum günlerinin
değiştirdiği yaşsa sadece resmi formlarda doldurduğun bir kutucuktur. Eğlenmen beklenir
bu günlerde, kimdir bekleyen desen o da belirsiz, çünkü mutlu olup olmaman kimseyi
ırgalamaz çoğu zaman, eğlenip eğlenmemense ırgalar, çünkü berabersinizdir. En
çok yılbaşlarında ve doğum günlerinde hissedersin bunu. Herkes, ‘hadi hep
beraber, hiçbir şey olmamış gibi yapalım’cılık oynar. Sanki her şeye anlam
verebiliyormuşsuncasına inançla düşünürsün bu çabanın anlamını. Anlamadığın
milyonlarcacık şeyin yanına eklersin, durur orda bir süre, güneş doğar batar,
periyod tamamlanır ve yine düşünürsün...
Geçmiş
yılbaşlarını düşünürsün, yeni yılın ne getireceğinin umrunda olmadığı ya da
bayağı bir umrunda olduğu 31 aralık akşamlarını düşünürsün. Bir çekyatın
üzerinde elinde televizyon kumandasıyla girdiğin yılbaşlarına, bir kalabalıkla
geri sayarak havai fişek gösterisi seyrettiğin yılbaşlarını eklemişsindir. Hiçbir
şey olmamışçılık oynamayı ilk öğrendiğin ‘önemli günler’e, bunu iyi becerebildiklerini
eklemişsindir. O günlerde neler düşündüğünü düşünürsün.
“Sevgiliyi her öpüşümdeydi belki yeni yıl, bu yıl az
yaşlandım...”
Bir zamanlar çok
küçükken ben, 31 aralık akşamlarından büyük heyecan duyuyordum. Hatırladığım
ilk yılbaşı anısı da işte ben o kadar küçükkenki. Benim için 1 ocak, artık 1
yaş daha büyük olduğumu söyleyebilmem demekti ve 31 aralık yeni yılın en
sevdiğim yemeklerin bir arada olacağı diğerlerinden azıcık da olsa farklı bir
akşamdı. Öğlenciydim ve eve gitmek için sabırsızlandığım bir gün geçirmiştim. Anneannemgildeydik
ve anneannemin o ara üniversitede okuyan bir yeğeni de bizimleydi. Bir kenarda,
sevinçle, okulda öğrendiğim yılbaşı şarkısını söylüyordum. Konuya nasıl girmiş olabileceğimizi bugün
hatırlamamakla beraber, Özcan abinin şu söylediklerini hiç unutmadım. “Zaman
kendini tekrarlamaz Ilgıt, döngüsel değildir. Zaman süreklidir, ardışıktır.” O
an gerçekten bütün sesler kesildi mi bilmiyorum ama, o anın hemen sonrasını
sessizlikle hatırlıyorum. Bir de şaşkınlıkla baktığımı. Kafamda bir şeyler
susmuştu. Bunun benim hayatımda neyi değiştireceğini anlamaya çalışıyordum
belki de.
Büyüdükçe her yılı
bir şeyler getirip götüren bir zaman dilimiymiş gibi görür olduk. Yeni yılın
neler getirip neler götürdüğü sorgulamasında, hayatıma yeni katılan ve
hayatımdan eksilen insanları düşündüm. Ölümleri ve doğumları. Ve her yeni yılda,
orta halli bir ailenin küçülen sofrasını ve geçim dertlerini gördükçe, “mutlu
yıllar” sadece lafta kaldı. Yıldan yıla değişen bir şeyler vardı ve bunlar
günden güne değişen ve değişmeyen şeylerin bütünüydü. Böyle olunca da yer yer ‘hiç
bir şey olmamışçılık’ oynamayı öğrenmek kaçınılmaz oldu.
“İnsan, çocuktan
katil yaratabiliyor ama katilden çocuk yaratamıyor.” demiş biri. Zamanın bize yaptığı
da bu. Var olan bizin, karşıtıyla etkileşimi, değişimi ve dönüşümü. Sadece ara
ara bakıyoruz, nereden nereye geldiğimize ve hamurumuza hangi aralar maya
çalındığını, o mayayı özümsediğimizde anlıyoruz. Bu anlamda yeni günlerin neler
getireceği, geçmişimizle fazlaca ilintili olacak ama şaşırtıcı değil.
Yaşamaya değer
günlerin hatrına, herkese iyi değişimler olsun:)
Güne en yakışır
dilek de, Kazım Koyuncu’dan gelsin...
“Elbette mümkün değil ama, her şey gönlünüzce
olsun.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

