İnsanı insan kılan, kendisine yüklenmeye çalışılan güdülere karşı koymaya çalışma iradesi olsa gerek. Bencil insanın, bencillikte kararlılığı; korkağın cesaret gösteremeyip çekiniklikte ısrarı; hırslının, hırsını, kazanmanın öncülü sayması... Kendiyle baş etmeye çalışan insanın bunlara ve bu hisleri taşıyanlara tahammülsüzlüğü, tüm bu insanî deformasyondan daha doğal.
Hayali fazladan evi olup onu kiraya vermek olanın bencilce isteği, sayılarının az olmayışına bakarsak, başkalarının ev sahibi olmamasına çıkar.
Tarih, insanın doğayla savaşından çok, insanın insanla savaşıyla şekillenen şeydir. Ayakta birileri kalacaktır, bu doğayı ırgalamaz ama insanı ırgalar. Kötülüklerin insanın doğasında bulunduğu ne kadar büyük bir yalansa, insanın kendine aşılanan kötülüklerle savaşması da bir o kadar elzemdir, beşerî görevidir.
İnsanın insana ettikleri, aradan yüzyıllar da geçse unutulmaz. 30-40 yılda, hiç unutulmaz. İyisi de, kötüsü de.
İnsanın insana ettiği kötülükleri vahşet kılan, ona, kimseye anlatamayacağı şeyleri yaşatmaktır. Çoğu zaman devlet eliyle, savaş ya da darbe kisfesi altında yaşatılanlar, insan olanı, yaşadıklarının itirafıyla gözyaşlarına boğan ve sırf yaşayabilmek için normalleştirme çabasıyla beraber gerçeklik algısını bozan şeylerdir. İşte en çok, bunlar unutulmaz. En derin uykulardan uyandırır, en çok bunlar unutulmak istenir.
Sudaysan, o suya seni birinin mi attığının yoksa kendinin mi atladığının bir farkı yoktur. Yüzme bilip bilmemen sonucu değiştirse de, artık ıslaksındır ve yer yer suyun altında, nefes almaya çalışıyorsundur.
“Bana balık verme, balık tutmayı öğret!” diyenin sesi çok çıkmıyor madem, “Ona balık verme, balık tutmayı öğret!”
Yaşayacağımız, hepi topu, maksimuma vursan 70-80 senelik hayattır ve nasıl yaşadığımız, bugüne de yarına da etki eder.
İnsanı, düşünen, büyük resme bakabilen bir varlık olmaktan çıkarıp, vicdanına konuşmak, çirkinliğin daniskasıdır. Vicdana değil, fikre hitap etmeye çalışanlar, günümüzde çoğu zaman kaybetse de, olanca dürüstlüğü ve onuru ile göçüp gidecektir.
Pavlov’un köpeği olmak kolay, insan kalmak zor olan.
10 Şubat 2013 Pazar
13 Ocak 2013 Pazar
Masal
Masal
kahramanların vardır. Evvel zaman içinde, sen daha yokken olmuştur olan. Sana hikayesi
anlatılır.
Tepki ve
istekleri vardır. Bu anlamda, “yaşayan” birer varlıktırlar. Benimser,
özümsersen, istekleri isteklerin, refleksleri reflekslerin olur. Ve bunu
yaparken bir o kadar kendinsindir, ve dahi, kendindesindir.
İşte o
kahramanlar, masal bitmeden gerginliğin kilidinde bir şeylere etki eder, öyle
ayrılır bu diyarlardan. Onları hatırlayacak birileriniyse, bu diyarda bırakırlar.
Bu diyarda
kalanlar, o masalı defalarca, defalarca anlatır, anlattırır, dinler, susarlar.
İlk dinlediğinde, sonunda “sır olduysa”, istersin ki, sonrakilerde de sadece sır
olsun, daha kötüsü değil. Gün gelir, bir başka ağızdan dinlersin aynı masalı
ve, masalın sonunun farklı olduğunu görürsün.
Bazı masallar o
kadar gerçektir ki, kendini başka türlüsüne inandıramazsın.
Mutlu biten
masallarsa, büyük ihtimalle, erken kesilmiştir.
31 Aralık 2012 Pazartesi
Yeni(mi)yıl
Yeni yılın sadece
takvim değiştirdiğini anlayınca yeniden küçülür insan bir gün. Yeni yılın yeni
yaş olduğu günlerden, bunu tekrar anladığı güne kadar arada geçen ‘yeni yıldan
bir şeyler bekleme, yeni yılın bir şeyler getirecek olması’ heyecanı, yerini,
hayatını takvimlerle pek uyuşmayan parçalara bölmeye bırakır. Doğum günlerinin
değiştirdiği yaşsa sadece resmi formlarda doldurduğun bir kutucuktur. Eğlenmen beklenir
bu günlerde, kimdir bekleyen desen o da belirsiz, çünkü mutlu olup olmaman kimseyi
ırgalamaz çoğu zaman, eğlenip eğlenmemense ırgalar, çünkü berabersinizdir. En
çok yılbaşlarında ve doğum günlerinde hissedersin bunu. Herkes, ‘hadi hep
beraber, hiçbir şey olmamış gibi yapalım’cılık oynar. Sanki her şeye anlam
verebiliyormuşsuncasına inançla düşünürsün bu çabanın anlamını. Anlamadığın
milyonlarcacık şeyin yanına eklersin, durur orda bir süre, güneş doğar batar,
periyod tamamlanır ve yine düşünürsün...
Geçmiş
yılbaşlarını düşünürsün, yeni yılın ne getireceğinin umrunda olmadığı ya da
bayağı bir umrunda olduğu 31 aralık akşamlarını düşünürsün. Bir çekyatın
üzerinde elinde televizyon kumandasıyla girdiğin yılbaşlarına, bir kalabalıkla
geri sayarak havai fişek gösterisi seyrettiğin yılbaşlarını eklemişsindir. Hiçbir
şey olmamışçılık oynamayı ilk öğrendiğin ‘önemli günler’e, bunu iyi becerebildiklerini
eklemişsindir. O günlerde neler düşündüğünü düşünürsün.
“Sevgiliyi her öpüşümdeydi belki yeni yıl, bu yıl az
yaşlandım...”
Bir zamanlar çok
küçükken ben, 31 aralık akşamlarından büyük heyecan duyuyordum. Hatırladığım
ilk yılbaşı anısı da işte ben o kadar küçükkenki. Benim için 1 ocak, artık 1
yaş daha büyük olduğumu söyleyebilmem demekti ve 31 aralık yeni yılın en
sevdiğim yemeklerin bir arada olacağı diğerlerinden azıcık da olsa farklı bir
akşamdı. Öğlenciydim ve eve gitmek için sabırsızlandığım bir gün geçirmiştim. Anneannemgildeydik
ve anneannemin o ara üniversitede okuyan bir yeğeni de bizimleydi. Bir kenarda,
sevinçle, okulda öğrendiğim yılbaşı şarkısını söylüyordum. Konuya nasıl girmiş olabileceğimizi bugün
hatırlamamakla beraber, Özcan abinin şu söylediklerini hiç unutmadım. “Zaman
kendini tekrarlamaz Ilgıt, döngüsel değildir. Zaman süreklidir, ardışıktır.” O
an gerçekten bütün sesler kesildi mi bilmiyorum ama, o anın hemen sonrasını
sessizlikle hatırlıyorum. Bir de şaşkınlıkla baktığımı. Kafamda bir şeyler
susmuştu. Bunun benim hayatımda neyi değiştireceğini anlamaya çalışıyordum
belki de.
Büyüdükçe her yılı
bir şeyler getirip götüren bir zaman dilimiymiş gibi görür olduk. Yeni yılın
neler getirip neler götürdüğü sorgulamasında, hayatıma yeni katılan ve
hayatımdan eksilen insanları düşündüm. Ölümleri ve doğumları. Ve her yeni yılda,
orta halli bir ailenin küçülen sofrasını ve geçim dertlerini gördükçe, “mutlu
yıllar” sadece lafta kaldı. Yıldan yıla değişen bir şeyler vardı ve bunlar
günden güne değişen ve değişmeyen şeylerin bütünüydü. Böyle olunca da yer yer ‘hiç
bir şey olmamışçılık’ oynamayı öğrenmek kaçınılmaz oldu.
“İnsan, çocuktan
katil yaratabiliyor ama katilden çocuk yaratamıyor.” demiş biri. Zamanın bize yaptığı
da bu. Var olan bizin, karşıtıyla etkileşimi, değişimi ve dönüşümü. Sadece ara
ara bakıyoruz, nereden nereye geldiğimize ve hamurumuza hangi aralar maya
çalındığını, o mayayı özümsediğimizde anlıyoruz. Bu anlamda yeni günlerin neler
getireceği, geçmişimizle fazlaca ilintili olacak ama şaşırtıcı değil.
Yaşamaya değer
günlerin hatrına, herkese iyi değişimler olsun:)
Güne en yakışır
dilek de, Kazım Koyuncu’dan gelsin...
“Elbette mümkün değil ama, her şey gönlünüzce
olsun.”
24 Aralık 2012 Pazartesi
Öz(mü)geçmiş
“Başarılı bir
öğrenci” olarak geldiğim okuldan, bildiğimiz anlamda “başarılı”
olmayabileceğimi de defalarca görmüş ve artık
öğrenmiş halimle mezun oluyorum-sanırım-. Başarıya koşullanmış bir nesil
yetişti madem, neslimizdeki her gencin bu ve benzerlerini bir gün yaşamasını,
toplumdaki narsist ve egoistlerin bitmesini ne kadar istiyorsam, o kadar içten
temenni ediyorum. Başarının bu demek olmadığı dünyayı kurduğumuzda ise, bu
temennim bir anı olacak sadece. Onu diliyorum.
Bitirme projesi
için konu seçtiğimde, aylarca hayatımın fonunda olacağı gerçeğiyle sevdiğim bir
konuda olmasının heyecanıyla başlamıştı son dönem. Şimdi sonuna geldiğimde, bu
konunun benim için eskisi gibi heyecan verici olmadığını, dahası ondan
bıktığımı görüyorum ve “sevdiğiniz işi yapın” goygoyu yapanları sessizliğe
davet ediyorum. İşi sevmek diye bir şey ancak gerçekten içinde olmak istediğimiz
bir uğraşla mümkün olsa gerek, ondan da geçimimizi sağlayacak parayı
kazanamıyoruz genelde. İşini tutkuyla yapanlar başarılı olurmuş. Peh... Kimin
işini tutkuyla yapıyorsun derler adama.
Okulu uzatmanın
keyfi, okulunu uzatan diğer arkadaşlarla çıkarmış. Birbirimizi itekleye
itekleye mezun etme çabası, bizi rekabete iten çan eğrisini beraber ders
çalışarak doğrultmak... Bu sınırı aşabildiğimizde ise işte, "Sonrası iyilik güzellik..." “Bunu başarmak için okulu uzatmamız şart mıydı yani”
diyor insan... Bu cümledeki üzüntü okulu uzatmaktan değil, bize aşılanan,
aşılanmaya çalışılan hislerden geliyor.
Zorunlu gitmem
gereken, yoklama alınan hangi ders varsa, o hocayı eksilerle hatırladığımı fark
ettim sonra. Karşısında başka derslere çalışan, cep telefonuyla internette gezinen,
oyun oynayan, uyuyan öğrenciler olmasına nasıl dayanabiliyor’u çok sorguladım. Ben
bunu fark ettiğim ilk 5 dakikada o dersi bitirirdim, artık yoklama almayacağımı
bildirir, ders anlatma stilimi geliştirmek üzerine çalışırdım. İnsanın kendine
saygısı bunu gerektirir bence. Tabi tüm bunlar, öğretim görevlilerinin
üniversitede bulunma amaçlarından birinin de öğretmek olduğu varsayımıyla
geçerli.
‘Üniversite’nin
bana düşündürdüklerinden, genele bakarsak, üniversitenin, her görüşten insanın
kardeşçe yaşamayı öğrendiği yer olması iyimser bir yaklaşımdan öte bir şey
değil. Üniversite, insanın “özgür” olmasının bedelini, tutsaklığın sınırlarını
zorlayanların ödediğinin ayrımına varıldığı yerdir. Çünkü “Anlatılan senin
hikayendir.” Bu aydınlanmayı yaratmada payı yoksa da, salt derslikleri olan bir
öğretim kurumudur işte. Bazen bir mahalle okulu, üniversiteden çok daha fazla
şey kazandırabilir insana.
Üniversiteyi
gözümde büyütmek ve onu oluşturan parçalardan çok şey beklemek de değil burada bahsettiklerim ve bahsedeceklerim. Akranlarımız için “Nerede okudun?” sorusunun karşılığı giderek
bütünüyle üniversiteye dönüşüyorsa, üniversitenin öğretim kurumu olmaktan öte
bir anlamı olsa gerek zaten.
Sosyal medyanın
ve televizyonun temel eğlencelerinden birini sokak röportajları oluştururken “Eşcinsellik
engellensin mi?” videosu olsun, benzeri bir sürü soru olsun, “Bunu söyleyen de
üniversite öğrencisi işte” diye ayıplanıyorsa, bunda o kişinin olduğu kadar,
ona o bilgiyi vermeyenin de kabahati vardır. Yani atasözümüzü güncellersek,
bilmemek değil, öğrenmemek de, öğretmemek de ayıptır. “Lise müfredatından bozma
dersleriyle, hoşgeldiniz üniversitemize” ile buraya kadar oluyor. Ne verdin de
ne bekliyorsun?
Geçim
koşullarının bu denli hayat belirleyeni olduğu, köşeyi bir şekilde dönmenin
şartlandırıldığı bir ülkede, öğretim görevlisiyle ve öğrencisiyle tablonun bu olması
şaşırtıcı değil zaten. Şaşırıyorum yine de...
Beni ben yaptığını düşündüğüm anılardan birini, ilkokuldayken yaşamıştım. Adana merkezde bir mahalle ilkokulundaydım. Sınıf öğretmenimiz hırs aşılamayı felaket bilen bir kadındı. Tahtaya yazılan soruyu defterinde ilk çözenler hocanın masasına koşar sıra olurdu. İlk çözenin defterine ay yıldız, ikinciye iki yıldız, üçüncüye ise tek yıldız çizerdi-sonra sayar yarıştırırdık onları-. Onun için 3 kişi o masada sıra olduğunda, gerisinin tek beklediği, o üç kişiden birinin çözümünün yanlış olması ve defteri kapıp masaya koşturacak olmaktı. “Avını dikkatle izleyen minik kaplan...” İşte bu ve benzeri beyin yıkamalara tabi tutulurken biz, sınavlar benim için başarımı göstermenin bir yoluydu sadece. Alıştırılmıştık, giriyorduk çıkıyorduk işte. Devlet parasız yatılı sınavlarına girecekti pek çok arkadaşım. Kimsenin yatılı okuyacağı yoktu, burs içindi. Babama benim de girmek istediğimi söylediğimde “O paraya bizden daha çok ihtiyacı olanlar var kızım” demişti. Demek ki zaten yapabileceğim bir sınavdı... Ama “O paraya bizden daha çok ihtiyacı olanlar...” vardı. “O paraya bizden daha çok ihtiyacı olanlar...” Annemden iş dönüşü, o da sorarsa, sadece halley isteyen bir çocuktum ben, istemeye pahalı olduğunu bildiğim için zaten yeltenmediğim ve hiç sahip olmadığım oyuncaklarla... “Bizden daha çok ihtiyacı olanlar...”
İşte bunu bizden
almaya çalıştıklarını gördüm, en çok da üniversitedeyken...
Toparlarsak,
benim bu geçen senelerden anladığım,
üniversite
günümüzde olsa olsa, üstüne malı mülkü olanın da, zaman yaratamadığı için
ailesinden utanarak para alanın da, geçimini sağlamak için kısıtlı zamanında çalışanın
da yanyana okuduğu ama farklı yurtlarda yaşadığı yerdir. Çünkü Türkiye, üstüne malı mülkü yatı katı olanın
da, geçimini zor sağlayanın da “yanyana” yaşadığı yerdir. Şimdilik...
12 Aralık 2012 Çarşamba
Sol Elim
Bazı yaralarımız
vardır. Kimisi görülür, görünmesin isteriz. ”O vurduğun benim karnım” deriz, er
ya da geç. Kimiyse görünür, yara değildir, başkalarına öyleymiş gibi gelir. Bu
genelde, benzer bir yarası olan tarafından fark edilir.
Bugün bir
arkadaşım, sol elimdeki kırmızılığı sordu, nedir ne değildir üzerine konuştuk.
Sol elimdeki
kırmızılık... Sizi geçtim, sağ elime kıyasla bile yüzeydeki kılcal damarlarım...
Pek çok kimsenin aylar sonra fark ettiği, çoğunun sormaya cesaret edemediği...
Beş altı sene önce bir gün otobüste ayakta giderken, demiri sol elimle tutuyormuşum. Oturan teyze sordu, "Ne oldu canım, yandı mı?" Endişeli bakıyordu. "Yok, doğuştan böyle, kılcal damarlarım daha yüzeydeydeymiş, bir sıkıntı yok yani" dedim. "Ayyy, üzülmüyorsun di mi?" dedi. Gülümsedim, "Yok, neden ki? Sizde de var aynısı?"
Beş altı sene önce bir gün otobüste ayakta giderken, demiri sol elimle tutuyormuşum. Oturan teyze sordu, "Ne oldu canım, yandı mı?" Endişeli bakıyordu. "Yok, doğuştan böyle, kılcal damarlarım daha yüzeydeydeymiş, bir sıkıntı yok yani" dedim. "Ayyy, üzülmüyorsun di mi?" dedi. Gülümsedim, "Yok, neden ki? Sizde de var aynısı?"
Sol elimdeki ‘kırmızılık’
bile değil, sol elim o benim için. Ellerimin simetrik olabileceğini düşünemedim
hiç. Ben böyleydim, başkaları değildi, bu kadar. Yine de biliyorum, bu noktaya
gelemeyebilirdim. Daha küçücük çocukken bir arkadaşımın yüzünde benzer bir doğum lekesini görmemiş olsaydım, bunu normalleştiremeyebilirdim. Sol
elimdeki kılcal damarlarımın daha yüzeyde olması, benim için elim kırk yılda
bir kesildiğinde doğal olarak yarım saat daha uzun süren kanamadan başka bir zorluk
çıkarmış olsa, elimi sevemeyebilirdim bile. Esasen sevmek bile denemez benimkine,
fark etmemek. Sevmek için, önemsemek gerekir. Bilinen anlamda bir öneme, bıçak
kullanırken bir özene bile sahip olmamak benimkisi. Sadece fotoğraflarda sol
elimin görünmediğini fark etmesi bir arkadaşımın ve dominant olmayan sol elimi
kullanmaya sizinki kadar alışkın olmamak benimkisi. Dilediğiniz kadar
konuşabilirim hakkında, dilediğiniz kadar susabilirim... Hayatıma, kendime dair
bir şey paylaşmaktan öte bir anlamı yok benim için. Ki bu, basit de bir şey
değil aslında ama, demem o ki, bir yara da değil...
‘Hayat da böyle
değil mi zaten’lere getirmek istemiyorum, zaten sevmem de o tavrı:)
Dümdüz, demek
istiyorum ki, birbirimize hassas davranıyoruz neyse ki, ve yaralarımızı
anlamaya çalışıyoruz
ya, çok da tatlı oluyoruz o esnada ama, o şeyler bizim
için gülümseme yaratan paylaşımlar oluyor bazen ve karşımızdakinde de o
gülümsemeyi görmek istiyoruz. Bazen, sormaktan da, yanıtlamaktan da
korkmamalıyız işte bazen. Samimiyet çünkü bu, çoğu zaman.
Paylaşılabilesi hallerimize...
10 Aralık 2012 Pazartesi
Dipnot (4)
Bazı soruların sonunda soru işareti yoktur, bazı cevaplarınsa vardır, ‘soruya soruyla karşılık vermek’ olur adı.
Bazı sorular sorulmalıdır, bazısının sorulmasına gerek dahi yoktur.
Bazı soruları
kendimize sorarız, bazen bize sorarlar.
Bazı sorular cevap almak için sorulur, bazı sorularsa cevap almamak için sorulmaz.
Bazı soruların cevabı, sorusu sorulduğunda değişebilir. (mi?)
Sorulan soruların
ya bir cevabı, ya da gereği olmalıdır. Cevabı olup kendisi gereksiz olan sorular,
bulması da sorması da yanıtlaması da kolay sorulardır. Gerekli ama cevapsız soruları bulması da, sorması da, yanıtlaması da zordur.
Hem cevabı hem gereği olan sorularsa diyalogda esastır.
Verilen
cevapların ya bir anlamı, ya da gereği olmalıdır. Anlamı olup kendisi gereksiz
olan cevaplar, gereksizlikle; anlamsız ama gerekli cevaplar,
anlamsızlıkla karşılanır. Anlamlı ve gerekli cevaplarsa diyalogda esastır.
Bazen sorular
yalancıktandır, bazen cevaplar.
Gerçekse çoğu
zaman apaçık ortada olandır.
2 Aralık 2012 Pazar
Dipnot (3)
İnsan, üzerinde “kırılabilir”
etiketi olmayan hassas bir canlıdır.
Sesimizin tonu çoğu
zaman söylediklerimizin, bazense niyetimizin önüne geçer ve “Öyle demek
istememiştim” deriz.
Sakin biri olmak,
sinir kontrolünü bilmek anlamına gelmez.
Sinirini kontrol
etmek, susmak anlamına gelmez.
Sinir kontrolü,
pratik yapa yapa değil, istekle öğrenilse gerek.
Nazımızın geçebildiklerinin hayatımızdaki var oluş
gayesi nazımızı çekmek değildir.
Bazen “öyle”
demek ister de anlaşılmayız, bazense hakikaten “öyle” demek istememişizdir.
Bazen, o kadar dümdüz
diyiverirler ki, bir yandan ne
söylediklerini, bir yandan da bunu nasıl söyleyebildiklerini düşünürüz. “Öyle”
mi demek istediklerini.
Bazen, dümdüz,
diyiveriririz.
Bazen anlaşmak,
sandığımızdan daha önemlidir. Anlaşılmak içinse, anlatmak yetmeyebilir.
Anlaşmak
istediklerimiz...
Anlamak
istediklerimiz...
Anlaşılmak istediklerimiz...
Her zaman değil
ama bazen kesişir bu kümeler.
25 Kasım 2012 Pazar
Şiiri Evirip Çevirmek
Shakespeare'in meşhur 66. sonesini Can Yücel çevirisiyle okumaya dinlemeye alışkınız da, bir de Talat Sait Halman çevirisi varmış. Düz. Dümdüz.
tired with all these, for restful death i cry,
as, to behold desert a beggar born,
and needy nothing trimm'd in jollity,
and purest faith unhappily forsworn,
and guilded honour shamefully misplaced,
and maiden virtue rudely strumpeted,
and right perfection wrongfully disgraced,
and strength by limping sway disabled,
and art made tongue-tied by authority,
and folly doctor-like controlling skill,
and simple truth miscall'd simplicity,
and captive good attending captain ill:
tired with all these, from these would i be gone,
save that, to die, i leave my love alone.
vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen' e
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.
bıktım artık dünyadan, bari ölüp kurtulsam
bakın, gönlü ganiler sokakta dileniyor.
işte kirtipillerde bir süs, bir giyim-kuşam.
işte en temiz inanç kalleşçe çiğneniyor.
işte utanmazlıkla post kapmış yaldızlı san.
işte zorla satmışlar kız oğlan kız namusu.
işte gadra uğradı dört başı madur olan.
işte kuvvet kör-topal, devrilmiş boyu posu.
işte zorba sanatın ağzına tıkaç tıkmış.
işte hüküm sürüyor, çılgınlık bilgiçlikle.
işte en saf gerçeğin adi saflığa çıkmış.
işte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle.
bıktım artık dünyadan ben kalıcı değilim.
gel gör ki ölüp gitsem, yalnız kalır sevgilim.
Vay arkadaş! Sonra kolaysa gel de say, ben şu şu yabancı şairleri severim diye.
tired with all these, for restful death i cry,
as, to behold desert a beggar born,
and needy nothing trimm'd in jollity,
and purest faith unhappily forsworn,
and guilded honour shamefully misplaced,
and maiden virtue rudely strumpeted,
and right perfection wrongfully disgraced,
and strength by limping sway disabled,
and art made tongue-tied by authority,
and folly doctor-like controlling skill,
and simple truth miscall'd simplicity,
and captive good attending captain ill:
tired with all these, from these would i be gone,
save that, to die, i leave my love alone.
vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen' e
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.
bıktım artık dünyadan, bari ölüp kurtulsam
bakın, gönlü ganiler sokakta dileniyor.
işte kirtipillerde bir süs, bir giyim-kuşam.
işte en temiz inanç kalleşçe çiğneniyor.
işte utanmazlıkla post kapmış yaldızlı san.
işte zorla satmışlar kız oğlan kız namusu.
işte gadra uğradı dört başı madur olan.
işte kuvvet kör-topal, devrilmiş boyu posu.
işte zorba sanatın ağzına tıkaç tıkmış.
işte hüküm sürüyor, çılgınlık bilgiçlikle.
işte en saf gerçeğin adi saflığa çıkmış.
işte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle.
bıktım artık dünyadan ben kalıcı değilim.
gel gör ki ölüp gitsem, yalnız kalır sevgilim.
Vay arkadaş! Sonra kolaysa gel de say, ben şu şu yabancı şairleri severim diye.
4 Kasım 2012 Pazar
İhsan Abi?
Ayık kafayla uzuuuun uzun planlayıp sırf bir engel çıktı diye iyi ki de hayata geçiremediğim bir sürü manyaklık var. Bir o kadar da gerçekleşmişi var.
10 Temmuz 2012 Salı
Şarkı Markı İçleri
- Fikret Kızılok "Her gecenin sabahı / Her kışın bir baharı / Her şeyin bir zamanı / Benim dermanım yok" derken, her gecenin sabahı, her kışın bir baharı, her şeyin bir zamanı var da, bizimkinin dermanı mı yok; yoksa o kadar depresif ki ona göre her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı, her şeyin bir zamanı gayet de yok mu?
- "Unutama Beni"yi yazan, yazdığı kişiyi hayatında hiç mi sevmemiş, o ne kötü beddualar öyle. Neyse ki gerçekleşmiyorlar.
- Pinhani "Abin bile 47 yaşında" derken ne demek istiyor?
- Yüksek Sadakat "Hiçbir yüz güzel değil / Senin yüzünden" derken, "Senden ötürü" mü demek istemiş, yoksa kızın yüzünün güzelliğini mi anlatmış? Yoksa hepsi mi, bu kadar düşünmüş mü?
- "The most loneliest day in my life" dizesinde 40 tane superlative kullanan şair, yalnızlığın dibidir.
- Şair "Dertler derya olmuş ben de bir sandal" diyivermeden evvel, "Dertler kazan olmuş ben de bir kepçe"yi de düşünüp gülmüş müdür?
- "Annen bile okşasa benim bağrım taş olur" diyen gerçekten varsa öyle böyle manyak değilmiş, ne pis bir insanmış, ne biçim sevmiş, sinir etti bak yine.
- Ve şu sıcaklarda günün belli vakitlerinde Emre Aydın'ın "Oyunun en güzel yerinde / Zil çalınca üzülürdük ya / Öyleyim"ini bilmem de "Kapı pencere açarsın da esmez ya / Öyleyim" modundayım evet.
Ilgıt
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


