29 Nisan 2010 Perşembe

İçimdeki Torun

İçimde bir çocuk var. Kaç yaşında bilmiyorum. Hani büyümüş de küçülmüş derler ya öyle. Anlıyor da anlamazlıktan geliyor çoğu kez yaşadıklarımı. Elinde bir oyuncak, eviriyor, çeviriyor, şimdi sırtını da dönmüş bana, oturuyor öylece ama biliyorum yine kulak kesilmiş dinliyor beni, göz ucuyla hep izliyor, okuyor tüm sözcüklerimi. O böyle dönünce sırtını, ağlıyor mu gülüyor mu yoksa umursamıyor mu seçemiyorum. Bazen omuzları neden titriyor bilmiyorum, kıs kıs gülüyor mu yoksa iç mi çekiyor o sırada, soramıyorum.

Bazen bir heves yaklaşıyor yanıma, uzatıyor elindeki oyuncağı. Ben de bu sırada çoğunlukla, sevdiklerime çantamdan bir şeyler çıkarıp uzatmış oluyorum, üzeri hayvanlı yara bandı oluyor bazen bu, bazen rengârenk jelibonlar, bazen bonibon. Onlar gülümseyince ben de gülümsüyorum, içimdeki çocuk da takdir ediyor beni, beni seviyormuş, öyle dedi kaç sefer.

Bazen bir derdi oluyor da diyemiyor. Büzüştürüyor dudaklarını, bir masum oluyor ki ablası, abisi, hani yüzünü okşayıversen dökülecek gözlerinden inci taneleri. Düşünceli oluyorum işte ben de bu zamanlar. Elimi uzatmıyorum öyle hemen ki koyvermesin kendini ama, evlatları gurbette iyi mi, rahatı sağlığı yerinde mi diye düşünmekten her gece yatağında yarım saat dönmeden uyuyamayan anne babalar gibi oluyorum o böyle yapınca. O da gurbette çünkü. Onu buraya ben getirdim... İşte ses etmiyorum da, nesi var acaba, ne yapmalıyım diye düşünmeye başlıyorum. Düşündüğümü de çok belli ediyormuşum, öyle dedi arkadaşlar. Hakaret gibi geliyor bazen, gülesim de geliyor sonra, her an düşünmüyor muyum zaten diye. Yok işte bu başkaymış, gözlerimi dünyanın sol üst köşesinden sağ üst köşesine çeviriyormuşum, benden evvel fark ettiler.

Bazen çok kızıyor bana. Hatalarımı yüzüme vuruyor, hep de uyumadan önce yanımda kimsecikler yokken ben kafamı dağıtamazken yapıyor bunu. Hata yapmışım gibi geliyor ona da, dinletemiyorum işte bazen sebeplerimi. Kapatıyor kulaklarını ‘lalalala duymuyorum dinlemiyorum’ yapıyor. O sesini yükseltince böyle ben de istemdışı bir ‘cık’ yapıyorum. Kaçıyor ağzımdan o an. Daha duymadı kimseler, onunla benim aramda sır. Ben dışa vurunca kararlılığımı cık’lı bir dil, diş hareketiyle, susuyor, ilginç. Sonra izin veriyor uyumama.

Öyle tatlı istekleri var ki benden, keşke elimde olsa hepsini sunabilsem istiyorum, elimden gelenin fazlasından bile geçip, yalnız istediği kadarını. Ona da işte bazen yetmiyorum tek başına. İsteklerini değiştirmeye başladığında korkuyorum. Bir de bakıyorum nelerden nelerden vazgeçmiş. Sırtındaki fazlalıkları mı atıyor yoksa eksiliyor mu bilmiyorum…

Her ayağa kalkışında boyunun biraz daha uzadığını fark ediyorum. Kaç yaş büyüdü acaba o oturduğu ara, merak ediyorum. Boynuz kulağı geçmesin diye hoş etmeye çalışıyorum gönlünü, oyalıyorum ki dalgınlığına gelsin büyümek, yaşı geçmesin beni.

Yaşlanma korkusu falan değil bu, hepimiz yaşlanıcaz bir gün-ömrümüz yeterse- de, ben zaten dünyadakilere yoruyorum kafamı, bir de onun beyazlamasın saçları. İçimde bir ömür seveceğim bir çocuk olsun, ona bakınca dünyanın beni büyüttüğünü anlayayım, o da torununun ninesine aşkıyla sevsin beni. Torun baldan tatlı derler ya, gayelerimden biri işte, içimdeki çocuğun yıllar sonra bir gün artık içimdeki torun olması.

Nasılsa o hep çocuk benim gözümde, bari eteğine yapışacağı bir ninesi olsun ilerde, annesinden gizli haylazlıklar yapalım.

İçimdeki çocuk, bekler misin anneannen olayım?

Ilgıt Teyhani
29.04.10

16 Nisan 2010 Cuma

İnsanlığın Şiiri

Çoktandır aklımda bloguma yeni bir girdi yapmak ama hazır bahsetmişken bir şeylerden ‘kayda’ değer olsun istiyor insan ve dilinin ucunda her zaman bir sözü olmayabiliyor. Bu ara çok okuma yapmamın da etkisi sanırım, bir değişime dönüşüme uğradığımı hissediyorum. Salonda koşarken banttan inip 'dur bakim bir tartılayım kaç kilo vermişim' demeyiz ya hani, onun gibi bir şey sanırım bu. Koşu devam etsin istiyorum yalnızca, vakti gelince duracağımdır diyorum.

Pek sevmem başkalarının sözlerini kullanmayı, ama lafa giriş cümlesi olmaya yakışır bazı sözler vardır, kendi diyeceklerimize ön ayak olur. TK hocalarımızdan birinden duyduğum bu çeşit bir cümle aklımda: “Yazar bahsedebileceği milyonlarca şey varken, neden bunu anlatmayı seçmiş diye sormalı kendimize.” Sanırım yazmanın, konuşmadan sohbetten en önemli farkı bu. Bir masada otururken sana ayrılan bir saatte pek çok konudan bahsedebilecekken, okunman durumunda sana ayrılan vakti daha verimli kullanman şart oluyor. Çünkü masadaki şahıs gözlerinin içine baka baka kalkıp gitmeyecektir muhtemelen ama yazını okumaktan her an cayabilir, dikkatini bir başka şeye yöneltebilir. Okunmak okunmamak kaygısıyla yazılmaz elbette, ama yazıyı okunur kılmak da yazanın sorumluluğudur bir yerde çünkü okur yüzünü görmediği, sesini duymadığı bir şahsa zaman ayırarak lütufta bulunmuştur. Yazanın kolay kolay haberinin dahi olmayacağı bir lütufta…

Bu lütfu hak eden şaire yazara ne mutlu. Var edebiyatımızda böyle, kaç tanesini saysam ille eksiğimin kalacağı. Can Yücel geliyor aklıma, bir görüşünü paylaşayım istedim. Can Yücel’e göre bütün şairler aynı şiire dize eklerler. İnsanlığın şiirini yazmaktadır tümü. Ancak insanlık son bulduğunda tamamlanacak bir şiirdir bu ve içinde insana dair her şeyi barındırır. Tarih tekerrür etmiştir, benzer şeyler yaşanmıştır, yalnız, dize tekrarına düşülmez, her şair kendinden bir şey katmıştır o tarihe. Kendi yaşamını da buna benzetiyor olsa gerek ki, şunu yazmış:

yaşamayı yaşamak istiyorum, demiştim,
neylersin ki bu damda bu dem
ayaklarımla uyaklarımda zincir,
böyle topal koşmakla geçiyor günlerim,
oysa -medhetmek gibi olmasın kendimi ama-
yaşamım benim en güzel şiirim.


Yazdığımız yazmadığımız bütün şiirler birbirine ulanır belki ömrümüzde. Kesikli değil hayatlarımız, malum, bir nedensellikle sürüyor. Taşlar yerine oturmuyor hissine kapıldığımızda da kendimize “neden bugün(üm) böyle?” diye sormamız ve doğrulukla yanıtlamaktan korkmamamız gerekiyor. Çünkü ancak o nedeni bulabildiğimizde, değiştirmek istediğimiz ne varsa ona karşı koyabilir hale geleceğizdir. Bazen kendimizi buluruz karşımızda ve kendimize karşı koymanın, bir dur demenin vaktinin geldiğini anlarız. Geriye de ‘nasıl’ ve ‘ne zaman’ kalıyor ki, yaşamımızın kalanı bunlarla şekilleniyor.

“İnsan kendi gibi olmak istediğinde mutluluğun özünü yakalar” demiş Erasmus. Kendiliğimizi seçmek elimizdeyken, doğru kararı verebilmemiz, doğru yanda durabilmemiz dileğiyle…

Şimdi dilimin ucunda bir soru: İnsanlığın şiirinde, doğrudan ya da dolaylı, kalemi eline aldın ya da almadın, hangi dizelerde payın var ve hangileri senin eserin?

Ilgıt Teyhani
16.04.10

13 Mart 2010 Cumartesi

Are you a fair dice? Should i respect you?

Derslere eksiksiz gitmeye çalışırken, bir yeni uğraş buldum kendime, dersi daha zevkli ve pür dikkat dinlenir hale getiren: Not tutmak! :) Yok, bu bildiğimiz ders notlarından bayağı farklı. Fotokopisini çektirmeye acaba kimse yanaşır mı bilemediğim notlar bunlar. Hocanın ağzından çıkan, konuyla oldukça alakalı ama üzerine düşünme potansiyeli taşıyan cümleler. Dersler her zamanki sıradanlığıyla akarken, ben hocanın ağzının içine bakıyorum, ondan neler kazanabilirim diye. Dersten çıktığımda hiç düşün cümlesi not edemediysem bile, bütün dersi ilgiyle ve öğrenme isteğiyle dinlemiş bir öğrenci oluyorum.

Bana en çok malzemeyi simülasyon dersi hocamız A.Rıza Kaylan veriyor. Şimdilik böyle bir hayrı dokunduğunun farkında değil. Hatta aklının ucundan dahi geçmeyebilir, bilmiyorum. Geçen ders, şunları not etmiştim defterimin arkasına:“Is it really imitating a fair dice? Should i respect it?” (Gerçekten adil-hilesiz- bir zar gibi mi davranıyor? Onu dikkate almalı mıyım?)

Excelin sunduğu istatistiksel verilere ne kadar güvenebileceğimiz hakkında söylediği, sıradan cümleler… Bu cümleleri not ettiğim günden beri ‘fair dice’ taklidi yapanlar, daha çok dikkatimi çeker oldu. Ne tür bir ilişki olursa olsun-arkadaşlık, aşk, para-, çirkin bir oyunsa oynanan, oyunu kurallarına göre oynamak masumiyeti kuvvetlendirmese gerek’i gözledim durdum.

Bu taklidi yapanlar genel olarak, hali hazırda olageldiği ile olmak istediği insan arasında bocalayan-yer yer uçurumu barındıran- insan evlatları.

Bulmak istedikleri ile yöneldikleri farklı. (Buna en genel örnek olarak, idealindeki ülkeyi savunan partidense, iş bitirici partiye yönelenleri verebiliriz.)

Kazanmak istedikleri ile elde etmek için uğraştıkları farklı.

Geçmişlerine katmak istedikleri ile bugünleri farklı. (Çünkü daha yarına vakit var…)

Kaybetmeyi hiç istemedikleri ile göz kırpmadan sırt çevirdikleri ise aynı. (Çünkü hayat, bir yeni fırsatı daha elbet çıkaracaktır karşısına…)

Nette yazılı fıkrası uzun, ben kendimce bahsedeyim, bu durum bana şunu hatırlatıyor: Köyün birini sel basmış, bizimki çıkmış yüksekçe bir yere, kurtarılmayı bekliyor. Köylüler sandalla yanaşıyorlar, “gel bin” diyorlar, bizimki “Allah kurtaracak” diyor. Üç gün geçiyor beş gün geçiyor, yine geliyorlar, “gel inat etme bin” diyorlar, bizimki yine “Allah kurtaracak beni, siz gidin” diyor. Sonra tutup helikopterle yanaşıyorlar, “gel etme eyleme, bin şuna” diyorlar, bizimki “De gidin uğraşmayın benle, beni Allah kurtaracak.” diyor. Sel tekrar bastırıyor ve bizimki mevta oluyor. Öte dünyada sorgu sual derken, bizimki nasıl oluyorsa küskünlüğünü dile getiriyor: “Köylüler beni o kadar kurtarmak istedi, Allah kurtaracak dedim ama kurtarmadın.” Allah yanıt veriyor: “Ey kulum. Sana 2 sandal, 1 helikopter gönderdim. Sen inat ettin ben ne yapayım.”

Kıssadan hisse, demem o ki, içimizde neyin inancını taşıyorsak, işte o inanca yakışır şekilde davranmak ve o “ideal insan”a yönelebilmek için, hayalimizde kurduğumuz ‘Mutlu Huzurlu Ben-Biz’ tablosunun hatlarını oluşturmak elimizde. Yeter ki kapımıza gelenlerin kıymetini bilelim, kendimize aykırı düşmeyelim. Yoksa o uçurumda uçmayı öğrenmek ne mümkün, kafamızı taşlara vura vura düşmek an meselesi.

‘Fair dice’a uzanan yolculuğumuzda, insanlarda güçlükle oluşturduğumuz ‘saygı’yı kaybetmememiz dileğiyle…

13.03.10

4 Mart 2010 Perşembe

Kaçanla Koşanın Farkı



"Kaçmak, garantisi değildir yaklaşmak istediklerimizin..."

21 Ağustos 2009'da yazmışım bu cümleyi, az önce rastladım. (Harici belleğe ihtiyaç duyanlar, mutlaka yazı yazmalı :)

Yazının geri kalanında da birer cümle ile, neyden kaçtığımdan ve neye varmak istediğimden bahsetmişim. Sonunda da "Sadece, o yöne koşmakta olduğumu diliyorum." demişim.

Sanırım doğru yoldayım :)

Hazır hepimiz kimi sebeplerle -doğduk doğalı- bir şeylerden kaçmaya çalışırken, nereye koştuğumuza da dikkat edelim istedim.

Tabana kuvvet, yöne dikkat :)

not1: Yazıyı yapıştırıverseydin de ne kendin yorulsaydın, ne bizi yorsaydın, zaten kısaymış, böyle yazman daha uzun bile sürdü diyebilirsiniz. Size güncelleşmiş halini sunayım dedim, hepsi bu :)

not2: "Bu nasıl blog yazısı, saymam" diyor içimin bir yanı. Ama derginin yeni sayısının tema yazısını taze bitirmemin huzuruyla bunu hoş görüyorum. Size de kısa geldiyse, siz de görün :)

Ilgıt'ın selamı var.

04.03.10

3 Mart 2010 Çarşamba

Tevazu Dedikleri

Akşam saatlerinde yorucu ve akmayan İstanbul trafiğinde, kulağımda müzik, otobüsün camları buğulu olduğu için dışarıyı seyredemeyişim yüzünden de elimde kitap, yoldaydım. İki saat erkenden yola çıkmış olmamın verdiği rahatlıkla, otobüsün 10 dakikadır yerinden kımıldamamış olması sinirlerimi bozmuyordu. Otobüsteki herkesin de vakti bu kadar bol değildir herhalde, şimdi ne gerginlik vardır ne gerginlik diyerek, insanlara biraz kulak kabartmaya başladım.

İki lise öğrencisi kız, yanımda ayaktaydı. Edebiyattan konuşuyorlardı, dinledim. Daha doğrusu Türkçe dilbilgisi hakkında konuşuyorlardı da, bu dersi sevmemelerini “Edebiyattan nefret ediyorum” diyerek dile getiriyorlardı, büyüyünce aralarındaki farkı öğreneceklerdi, bana düşmezdi, sustum :) Bana çok çarpıcı gelen diyalog da şu şekilde oldu:

- Ya büyük ünlü uyumu küçük ünlü uyumu falan hiiç bilmiyorum. Ne saçma şeyler.
- Aynen ya ben de.
- Sen hiç değilse dersanede falan öğrenmişsindir de, bende o da yok.
- Ya bir derste hoca bahsetti de, hiç dinlemedim, baya bilmiyorum.

Kabul ediyorum, biz de “Aa bilmiyor musun, bak hemen öğreteyim çok kolay” diye atılanlardan olmadık.-Bize umutsuzca yaklaşıp “Ben çözemedim de nasıl çözülüyor” diyenlere hariç-. Biz de çok şey bildiğimizi-hele ki dersle alakalıysa- göstermemizin, bizi ‘inek’ yaptığı günlerden geçtik, olabildiğince kaçınmaya çalıştık bizi öyle yaftalamalarından ama başarısızlıklarımızla övünmek de bir yere kadar. Ya da belki, başarısızlıklarımıza sığınmak. Bu diyalogun üniversitede yaşanması en muhtemel versiyonu da şu:

- Ya n’olucak bu bıkbıkbık sınavı?
- Abi derslere hiç gitmiyorum ki, hocanın adı ne onu bile bilmiyorum, sen hiç değilse gidiyorsun derslere.
- Gidiyorum da ortalamam …(kendince düşük bir sayı) zaten. Ne yüksek lisans ne bişe, kendimi zor kurtarıyorum.
Ta ilkokuldan beri süregelmiş öyle bir hal ki bu, belki hepimizde de var örnekleri, başarılarımızı söylemekten, hatta söylenmesinden köşe bucak kaçıyoruz. Üslup elbet önemli, bazıları öyle bir geriniyor ki, “Hay yapmaz olaydın o ortalamayı, hay çalışmaz olaydın şirkette” diyesimiz de geliyor ama işte zaten bu dengeyi kurabilmek marifet. Eksik gedik yanlarımızı, sosyal beğeniyi-insanlardaki azıcık kalmış merhameti- kazanmak uğruna sere serpe söylemekse istediğimiz, ne diye böyle kasıntısı olmayanların yaptıkları gözümüze giriyor. Değil işte, sen de ben de farkındayız, adam yapabildiyse var bir sebebi, elimizde minare kılıflarıyla gezmek niye? Hele zaten başarılı addedilen insanlar neden kendini yerin dibine sokma çabasında onu zaten çözebilmiş değilim. Yer yer sen de ben de bu hataya düşüyoruz, biliyorum, gördüm. Mütevazılık denen şey, kendini içesiye yermek değil ki, övülesi bir yanı söz konusu olduğunda, onu biraz olsun aşağı çekebilmek, sebeplerle temellendirilebilir hale getirmek. Tdk da arkamda bu konuda: Mütevazı(alçak gönüllü): Kendi değerini olduğundan aşağı gösteren, başkalarını küçük görmeyen, büyüklenmeyen (kimse).

“Fazla tevazu kibirdendir.” sözünü duydum duyalı, mütevazı kalmam gereken durumlarda nasıl karşılık verdiğime daha dikkat eder oldum. Çok sık denk gelmiyor zaten böylesi anlar da, olduğunda bari, makul davranmak, abartmamak en güzeli :)

Gideceğim yere gidip geldikten sonra, kafede arkadaşlarla otururken de tam bu olaydan bahsettim arkadaşlara. Başarısızlıklarımızı övünç kaynağı gibi sunma halimiz falan derken tam kalkıyorduk, yan masadan aynen şunları duyup bir sağlam güldük:

-Ya benim odada tek bir arkadaşım yok ya. Yurtta bir arkadaşı bile olmaz mı insanın?

Bu kafayla olmaz arkadaşım. Otur, çayını iç bitir, git yurduna, açacak iste kalem iste bir şey yap, bul kendine bir arkadaş, sonra da ortamı idare eden güldüren insan benim, beni seviyorlar diyerek ortalarda gezme.

Niçe amcam da çok güzel değinmiş: "Kendini aşağılan kişi yine de aşağılayan kişi olarak kendine saygı duyuyordur."

Hepimize “Beni aşağılayacak bir insan varsa o da benim” çabalarımızda kolaylık dilerken, ‘aşağılık’, ‘mütevazılık’ ve ‘kibir’ üçgeninde, en kararlı köşeyi sağlayabilmemizi de temenni ediyorum.

Saygı ve sevgilerimle :)

Ilgıt Teyhani
03.02.10

26 Şubat 2010 Cuma

Arı Vız Vız Vız

Bugün bir böcek resmi gördüm ve arılar geldi aklıma. Sonra arılı anılarım. Bizim evde küçüklüğümden beri en çok sözü geçen hayvan arı olmuştur. Haberleri izlerken yahut trafiği katledenler karşısında anılan eşek ve türlü kombinasyonlarını saymazsak tabi. –Kombinasyon kelimesini Türkçe’de yanlış kullanıyor olmamız da bir diğer hatırlatmadır, ama halka böyle mal olmuştur artık, şimdilik geçiyorum bunu :)-

Babam liseyi bir ziraat okulunda okuduğundan ve etinden, sütünden, ıvırından zıvırından çokça faydalandığımız hayvanların yaşama şekillerini detayıyla bildiğinden, yeri geldikçe engin bilgisini tatlı bir dille sunardı. Arının babamdaki yeri ise, gözden kaçmayacak denli ayrıydı.



Kovanın biricik kraliçe arısı, hepimizin tahmin edeceği üzere, erkek arılarla çiftleşiyor ve pek çok yumurta meydana getiriyordu. Bu yumurtalardan, döllenmemiş olanları, işçi arıları oluşturuyor ve bu işçi arılar, öyle sistemli çalışıyorlardı ki “arı gibi çalışkan” benzetmemizdeki ‘arı’ya isim babalığı yapıyordu. Döllenen yumurtalarsa normal şartlarda erkek arıları oluşturuyor ve bu erkek arılar neslin devamını sağlayan ‘damızlık’ rolünü üstleniyordu. Kış gelene kadar yetişen 30-40 tane erkek arıdan sağlıksız ya da önceden kalıp yaşlanmış olanları, işçi arılar tarafından ustaca öldürülüyor ve kovanın önüne sepetleniyorlardı. Kraliçe arıya kala kala 10 kadar erkek arı kalıyor ve bu kraliçeye kış boyu yetiyor da artıyordu.

Bazense işçi arılar, bu döllenen yumurtalardan birini arı sütü ile özel olarak besliyor ve bu yumurtadan yeni kraliçe arı çıkıyordu. İki karpuz bir koltuğa sığmaz misali, bu iki kraliçe arı ya savaşıyor, ya da biri yenilgiyi baştan kabul edip müridlerini de takıp peşine kovanı terk ediyordu. Küçüklüğümden beri bu hikayeyi bir kez olsun sıkılmadan ve her seferinde gözlerimi dehşetle açarak dinledim.

Hayranlıkla dinlediğim kısmı ise, sıcak ve rüzgarsız havalarda, kovandaki sirkülasyonu sağlamak için işçi arıların kovanın önüne yapışıp, deli gibi kanat çırptıkları sahneydi. Kendi rüzgarlarını, kendileri yapıyorlardı, bu mücadele inanılmazdı.

Babamın anlattıklarından hatırladıklarım bunlar. Akşam arılar hakkında tekrar konuşup ilginç gelen yeni şeyler olursa onları da ekleyeceğim. Şimdi de anlatmadan edemeyeceğim bir iki anımda sıra :)

Her hatırladığımda içimin bir tarafını pohpohladığım anı ile başlıyorum. Lise 2’nin yazındaydık sanırım. Denize gitmiştik. Çukurova Üniversitesi çalışanlarının haftalık tatil yaptığı, kimi öğrencilerininse para kazanmak maksatlı çalıştığı araştırma tesisine. Üniversite öğrencileriyle tanışmamın ardından, masa tenisi turnuvamıza hazırlandığımız bir vakitti. Karşımda bir oyuncu, yandaki masalara oturmuş bizi izleyen de 6 kişi falan. Maç iyi gidiyor gitmesine de etrafımda dolanan bir arı. Elimle kışkışladım önce, göremeyince de uzaklaştı gitti sandım. Tık, tık, tık, tık topa vururken bir yandan, ayaklarımın etrafında dolandığını fark ettim. “Bir dakika” dedim, ayağımı kaldırdım, arının 10 cm kadar üzerinde 540 derecelik dairesel bir hareket ve arıyı bir dakika dememin ardındaki 2 saniye içinde “çat” diye öldürdüm. Herkes şokta madem, “vay be ne güzel yaptım” diyip şoku azaltmaya gerek yok . Yandaki potansiyelleri de sayarsak 7 rakibim, tuş :) “Evet, devam edebiliriz! :)”

Diğeri de Hayat sularının şişelendiği Şeker Pınarı’na pikniğe gittiğimiz bir günden. Küçüktüm. Kebap yapmışız, yerde kilim serili, sofra hazır ve oturmaya yönelişim. Oturuşum. Topuğumda inceden ama ciddi bir acı. Arı için daha çok üzüldüm desem yeridir :)

Arılarla ilgili bilgilerin olduğu satırları, arıyı bir metafor kabul ederek, dününüzde bugününüzde yaşadığınız kimi olayların, hislerinizin tarifinde kullanmanızı öneririm. arıların yaşamı bu konuda iyi bir malzeme. Ben kraliçe arıların kapıştığı sahneden, iki küçücük arının kapışmasından çok daha büyük anlamlar çıkarmışımdır mesela.

Kraliçe arınız tek, erkek arılarınız sağlıklı, işçi arılarınız kontrolünüzde olsun inşallah :)

26.02.10

Arı Kestim

17 Şubat 2010 Çarşamba

Bak Bir Yazmış Bir Kışmış



Bir de bakmış,

Çok olmuş yazmayalı.

Ne varsa yazamadığı,

Yazmayalı, çok olmuş.

Dönmüş bakmış içine,

Olmuş, çok yazmayalı.

Bir dengedir tutturmuş,

Çok yazmayalı olmuş.

17.04.10

26 Ocak 2010 Salı

Adalet, bırak şu sandalye kapmacayı güzelim


Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer gibi, Adana’yı kürkçü dükkânı bilmiş haldeyim. Tatil geldi madem, ben de geleyim, ailemi, sevdiklerimin bu yakasını da göreyim hali… Ve daha geldiğim akşam, aldığım bir haber. Kaç yıldır apartmanımızın kapıcısı, bekçisi, ilk yardımı Cevdet Amca işten çıkarılabilirmiş, üzüldüm. Cevdet Amca öyle başka ki mesela benim Adana’da yalnız kaldığım vakitler olurdu (hayır şehir bomboş olmazdı, yapmayın, bu düşünce tarzını bırakın:) ve Cevdet Amca ola ki bir arızada tamirciyi çağırmak zorunda kaldığımda, adamla beraber girer, beraber çıkardı, benim güvenliğimi sağlamak için.

Sigortasının yatması-yatmaması- hususunda muhasebeciden kaynaklı olduğu düşünülen, ama ispat edilemeyen bir –tabiri caizse- yolsuzluk anlaşılmış… Ortada ödenmesi gereken hayli büyük bir borç ve sorumlusu net bir şekilde belirlenemediği için, “Yapacak bir şey yok” deyip bu işle birinci dereceden alakalı insanı mağdur ediş… Ben yokken neler neler olmuş burada. Apartmanın yeni yöneticisi de annem olduğundan, yakın takipte içimin bir yanı sıkılıyor, bu mevzu her konuşulduğunda.

Bana bir fıkrayı hatırlattı bu olanlar. Adamın birinin bir tarlası varmış. Çapalasın eksin biçsin diye bir işçi tutmuş. Onun başını beklesin, gelene geçene baksın, güvenliği sağlasın diye başına bekçi dikmiş. Onların maaşlarını düzenlesin, gelire gidere tutara baksın diye muhasebeci ayarlamış. Onları denetlesin, yönetsin, ilgilensin diye de bir müdür seçmiş. Sonra kriz çıkmış, aralarından tabi ki işçi işten çıkarılmış.

Annemin merhametli yönetici olma çabasını yarıda kesen, arada bırakan şeyler bunlar. Dünyanın ufacık bir yerinde, bahçesiyle binasıyla toplamda ancak 500 m2’lik bir yerleşim alanında birkaç insan, başını ellerinin arasına almış, “Ne olacak bu işin sonu, makbuz da kesmemişler, muhasebeci itiraf etmezse asıl o zaman ne olacak?” diye düşünüyor.

“Adaleti ancak güçsüzler ister.” sözünü sanırım Thomas More’dan okumuştum. Ondan değilse bile, okuduklarımdan tanıdığım kadarıyla, duysa bu söze hak verirdi, inanıyorum. Maalesef bu söze de inanıyorum… Gözümde adalet her ne kadar güçlünün gücünü kabullenmekte ön koşul da olsa...

Adalet yoksa, güçlü de yok, güçsüz de. Erk yok. Yırtıcılık ve yırtılıcılık var.

Karda buzda kayıp düşmemeye bir, yasal prosedürlere iki, aman dikkat!

26.01.10

27 Aralık 2009 Pazar

Léonus Plantum


Türkçe meali, Léon’daki bitki. (“Leon: Sevginin Gücü” var oldu olalı* Latince konuşuldu da biz mi öğrenmedik, birebir çevirisini yapmadık)

Filmde Léon’un en iyi arkadaşı olmakla kalmayıp, kimi çevrelerce filmin başrol oyuncusu olarak da görülmüştür kendisi. Bu açıdan baktığımızda Léon’un da Mathilda’nın da koltuğunu sallamaktadır. Peki nedir bu bitkiyi bu denli önemli kılan? Neden sonuna yalnızca ima maksatlı üç nokta konan, öznesi yüklemi yerinde bir cümle imajı yüklenmiş? Bize ne denmeye çalışılmış?

Hayattan kopuk ve işi gereği hayat koparan Léon’a hayat sunan bir varlık gibi bu bitki. Onu yaşadığı dünyadan-ölümden- koparabilen tek şey. Onu terk etmeyen, ona muhtaç ama kurumaktan da çekincesi olmayan, yeşilini ve tazeliğini yani tüm varlığını Léon’a sunan tek canlı.

Bitki açısından da durum pek farklı değil. Onu yaşadığı sessizlikten-gürültüden- koparabilen tek kişi Léon. Onu terk etmeyen, ona muhtaç ama ölmekten de çekincesi olmayan, şefkatini ve sevgisini yani tüm varlığını Léonus Plantum’a sunan tek canlı.

Léon, Mathilda’ya gözleri parlar bir halde bitkiyle nasıl da benzeştiklerini anlatırken “Onun da kökleri yok, benim gibi” diyordu. Köklerin uzayıp gelişmesinin, saksının sınırlarına dek mümkün olması düşündürüyor. İçinde yerleşme isteği barındıran zorunlu bir göçebelik hali. Sen gibi, ben gibi… Büyümek için, ilkin yerleşmeyi koşul tutan ama yerleşebilene dek de mızmızlanmayıp Léon’un ona her su verişinde, parlaklığını ve yumuşaklığını cömertçe sunan, “O hep mutlu” dedirtebilen bir insanüstü…
Huzurlu bir bekleyiş…

Hatta bana kalırsa, Léonus Plantum zaten çokça mutlu. O diğer pek çok saksı çiçeği gibi salonun bir köşesinde yahut herhangi bir pencere önünde yaşam sürmüyor. O, Léon’un, nereye gitse, yanına illa ki aldığı… Ve mermilerin arasında kalıp canının derdine düştüğünde, bir yere gidemediğinde, havalandırma boşluğundan güvenle, güvende olsun diye, aşağı saldığı… Hatta neredeyse, ona sahip çıksın diye, Mathilda’yı peşi sıra aynı delikten yolladığı… :)

Belki, o denli benzeşiyorlardı ki Léon ve Léonus Plantum, artık özgürce kök salabilecekleri vakitler de denk düştü... (Babam televizyonda bu ve benzeri karşılaşma sahneleri gördüğünde şaşkınlıkla “Görüyo musun Allah’ın işini” derken ben hep, “Baba o Allah’ın işi değil, senarist öyle yazmış” diye düzelten olurdum küçüklüğün getirdiği bilgiçlik taslama hali içinde ama yıllardır senaristin bu basit kurmacasını kabul etmektense, zekâ pırıltısına gülümsemeyi tercih ediyorum. Böylesi daha keyifli :)

*Sevginin gücü hep vardı!

11 Aralık 2009 Cuma

Yıl Sonu Karnem


Bitiyormuş 2009. Arkadaştan duydum az önce, ben onun yalancısıyım. Düşündüm ki, dönüp bir yıllık değerlendirme yapmanın vakti geldi galiba. İlerde nasıl hatırlayacağım bu seneyi acaba?

Güzel bir yOLculuk başladı mesela bu sene benim için. Evet evet, en çok bunu hatırlarım. “İyi ki” bile derim gibi geliyor. Şimdi bile dönüp diyorum bazen, “Ne cesaret…” diye… Hayatıma nasıl da güzel bir anlam geldi yerleşti, nasıl büyük mutluluklar getirdi, hayatımda bir şeyleri rayına oturttu…

Sonra güzel insanlar tanıdım. yOL arkadaşlığı diye başladı, derin dostlukların adımları atıldı… Ruhuma en dokunabilen, çok güzel insanlar tanıdım ben bu sene… Hayat gailesi içinde, zaman ne getirir, ne götürür bilinmez, yalnız kendimizi biliyoruz işte biraz. Türlü beraberlikler yaşadık, yaşıyoruz, yaşayacağız… Biz yine, hep beraber, mutlu olmaya, en azından huzuru bulmaya çalışacağız… İnanıyorum…

İkinci sınıfla üçüncü sınıf arasında bocaladım bu sene. “Kaç oldun sen şimdi?” diyenlere “3’ten gün aldım” dedim gülerek. Geçiştirdim. Ama üzüldüm de. Çabaladığım da oldu, hiç karşılığını alamadığımı görüp kendimi bıraktığım da… Türlü hallerinde gezindim öğrenciliğin. Yine içimdeki o arsız ses, hep savuşturdu korkularımı, sıkıntılarımı, “Her şey düzene girecek, güzelleşecek, sen elinden geleni yapmaya çalış da, gerisini hayata bırak…” dedi durdu. O ses, bu sene ne de çok konuştu…

Bu sene ilk kez bu kadar şiddetle yurtdışına gidip staj yapma girişiminde bulundum. O taraklarda bezim, o yerlerde gözüm yoktu benim, bilen bilir. Bu sene, her nasılsa, yükseldi işte içimden böylesi bir istek. Sınavıdır mülakatıdır uğraştım, beklediğim gibi sonuçlanmadı. Ben yine ustalıkla, hayırlısını diledim, ama içimden galiba ufak da bir and içmiş olabilirim. Yemin gibi, inat gibi… Ben de bilmiyorum… Bilsem de söylemem :)

Ailemle pek görüşemediğim bir sene oldu bu. Özledim onları çokça. Çok şükür sağlıkları yerindeydi, benim de öyle genelde, beklenmedik ani ve sıkıntılı görüşmelerimiz olmadı haliyle. Sevindim çokça. Ha, bir de tazecik bir yürek katıldı ki aileye, dünyalar tatlısı. Adını İlkay koyduk. Adıyla yaşasın…

Hayatımın statikleşmeye yüz tutmuş ama kinetiğini asla kaybetmeyeceğine inandığım güzel dostlarımla ise, çok güzel vakitler geçirdik çok şükür :) Off, ne çok dinlediler beni. Çok konuştum ben bu sene çok, evet ben bu seneyi kesin böyle hatırlarım. Ama dur, dinledim de baya. Olur canım dostlar arasında böyle şeyler, lafı bile olmaz :) (Off, ilerde ne de güzel dalga geçeriz var ya bu sene konuştuklarımızla, dünyayı kurtardıklarımızla… :)

Ben, türlü koşturmacalar içinde aşık bile oldum bu sene. Vallahi attı kalbim. İnan bak, kuşlar cıvıldadı güpegündüz yıldızlar döndü başımda. Heyecandan dizlerim öyle titredi ki yürüyemedim kaç sefer yahu :) Bi gönül rahatlığıyla “Seni seviyorum” diyemedim o ayrı. O da 2010’a kalsın artık :)

Ama attı kalbim diyorum yahu, daha ne olsun, mutlu mutlu şiir bile yazacaktım az kalsın. Ama aklım öyle zamanlarda o kadar karış havadaydı ki, bir uzanıp toparlayamadım kelimeleri… Olsun, yaşandı ya her biri…

Dışarıda deli dehşet bir yağmur var, hava tam evde oturmalık ama ben dışarı çıkacağım. Çünkü ben hayatım boyunca ilk kez bu sene, yağmuru sevmeye başladım. Bir kasım akşamıydı, ayaklarım öyle yerden kesilmişti ki, ayakları yere basmanın marifet olduğu bu dünyada ıslanmayı hak ediyordum…

Şimdi, düşünüp bu yürek çırpıntılarını, gel de güzel hatırlama 2009’u...

Çok şükür…

Ilgıt Teyhani
11 Ara. 09