1 Aralık 2010 Çarşamba

Muhalefet Cazibesi

Birkaç saattir bir düşünürün görüşlerini okumakla geçiyor vaktim. Onu kendi fikrimle yorumlayabilmem için o birkaç saatin yetmeyeceğini (yetmemesi gerektiğini) bildiğimden, adından da bahsetme gereği duymuyor ve bir şeyler okurken aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini fark ettiğim şeye getiriyorum konuyu.

Bir konu hakkında görüşlerini açıklayan bir kimsenin, doğru şeyler söylüyor olması ve hatta doğru saptamalar yapıyor dahi olması, bizi, onun takipçisi kılmamalı. Diğer bir deyişle, çok doğru konuşuyor, söylüyor ve karşı çıkamıyoruz diye O’ncu olmamalıyız. O kişiye bize düşün alanında bulunduğu katkıdan dolayı duyduğumuz minnet, söz konusu saptamaların bizim hayatımızda ve onun hayatında farklı yönelimlere yol açabileceği gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü üç beş güzel sözüne ve düşünce yazılarını derlediği güzel kitaplarına aldandığımız kimi yazarlar, fikirlerimizde yaptıkları oynamalarla estetik zevkimizi şekillendirirken, ilerleyen senelerde en rahatsızlık duyduğumuz ve insanlığın temel problemlerinden biri saydığımız şeylerin öncüsü oluveriyorlar. Nasıl mesela?

Dayağın eğitim sisteminin bir parçası olamayacağını söyleyen bir müdür, varsayalım ki, bize ilk kez böyle bir şeyi düşündürmüş olsun ve ona hak verelim. “Dayak, öğrencilere kimi hatalarından ötürü ‘çeki düzen’ verelim derken, hafızalarında kötü anılar bırakan ve ilerde büyük suçlara yahut suskunluklara neden olabilecek bir harekettir.” diyen ve bunun dışında pek çok doğru sözü olan müdüre, ısrarla sormamız gereken, bunun yerine koymak istediği şeyin ne olduğudur. Bunu istiyor olmasının bile ötesinde önemli olan, ne üzerine çalıştığı ve öne sürdüğü şeylerin, yaptıklarının, yapmadıklarının ileride kimin ekmeğine yağ süreceği(sürdüğü), hangi çevrelere zarar verdiğidir.

Bu ara bir dizide de olması sebebiyle taze düşündüğümüz bir fikir diye geliyor aklıma belki ama, diyelim ki gece geç saatlerde dışarıda yalnız olan bir bayanın-ki yanında erkek bulunmadıkça da durum pek farklı olmayacaktır, yalnızca caydırıcıdır belki- başına gelebileceklerden çok üzülerek bahseden bir baba, yahut bir yetkili mercii, başta her ne kadar bizimle aynı rahatsızlığı duyuyor gibi görünse de, sıra bu problemin önüne geçmeye gelince, bizden apayrı bir duruş sergiliyor olabilir. Burada bizim için belirleyici olması gereken, bizim gibi düşünüp düşünmediği değil, hangisinin insanlığı bir adım öteye taşıyabileceği, bu sorunu ortadan kaldırabileceğidir. Diyelim ki bu zat, kendi çevresinde alacağı kimi tedbirlerle bu hadisenin gerçekleşmesini engelleyebilir. Genç kızlarımızın eve gelme saati en geç 22:00 olarak belirlenebilir mesela. Ama bu hala, bu tedbiri alan genç kızlarımızın bir gün ola ki eve daha geç geleceğinde karşılaşabileceklerini değiştirmez. Diğer bir deyişle, soruna çözüm getirilmemiş ve insanlığı daha yükseğe taşıma derdi olmayıp gününü kotarmaya çalışan bu zat, ömrünün bunu düşünmek için harcadığı vaktini boşa geçirdiği yetmiyor gibi, bu tedbiri almayanların başına gelenleri de, meşrulaştırmıştır. İnsan hakları denen şeye el sürmekten ise, olanca uzaktır.

Daha geniş çaplı bakarsak çağrışan ise şudur: Muhalif yazarlık pek moda olagelmiş ve pek tutmuştur, malum. Kaldı ki, yazarlık denen şey, dilerim pek çoğumuz için hala muhalif olmayı gerektiriyordur, zira iktidar denen şey kendi politikalarını zaten eylemsel olarak gerçekleştiriyordur. Tecavüzcü ve taciz edilen örneğiyle dahi bakabiliriz buna, -daha kapsamlı yaklaşmak serbest-. Taciz edilen kimselerin söylediklerine muhalif olmak, sizce ne denli hoş görülebilir? Bunu hoş görmeye ne denli aşina değilsek, tecavüze sonuna kadar karşı çıkıp, bize eve hapsolmayı salık veren yazarlara da hoş görü ile yaklaşmaya, hele hele bunun adını düşünce özgürlüğü koyup, ‘herkes dilediği gibi düşünüp görüşünü açıklama hakkına sahiptir’ diyip eleştirilebilirlikten uzaklaştırmaya da o denli yabancı kalmalı, yetmedi, karşı durmalıyız.

Temel belirleyenimiz ise ne olmalı ve neden bundan yanayım?

Bence temel belirleyenimiz,-bence demiş olmam eleştirilemeyeceğim ve yanlışın alâsı olmadığım anlamına gelmez-, gerek çağımız insanlarının, gerekse bizden sonra yaşayacak olanların şu an içinde bulunduğumuz halden daha refah olmaları, yetmedi, “İnsanlar yüzyıllarca bunu aşmaya çalışmışlar yahu, nasıl da kullanılmış, etraflıca düşünememişler.” diyebilecek kudrete-akla- nasıl erişebilecekleridir. Yani, özgürlüklerimize bireysel değil, toplumsal yaklaşıyor olmamızdır.

Neden bundan yanayım’a gelince, tarihin genel ilerleyişine bakarak olsun, tanık olduğum pek çok hayatı karşılaştırarak vardıklarım olsun, bilmesem de, daha kaç senelik tecrübem olsa da, inanıyorum ki insanlık yavaş yavaş da olsa bir gün, ‘muhalif yazar’lara aldanmadıkça ve akılcılığı esas aldıkça, daha az insanın heder olduğu, ve daha çoğunun çalıştığı ve okuduğu yetmiyor gibi yaşamaya da vakit bulduğu günlere erişecek. (Böyle başka bir dünyanın var oluşundan ve olmayışından daha önemlisi, başka bir dünyanın olabileceğine inancımızın yitmesi veya yitmemesidir. Çünkü bize o dünyanın kapısını aralama fikrini verecek olan, kapının arkasında mükemmellik değilse bile güzellikler olduğuna duyduğumuz inançtır.)

İşte ben dâhil rasyonel doğrularla yaşam sürmeye ve sürdürmeye çalışan hepimiz, o büyük ve aydınlık günler geldiğinde, yukarılardan bir yerden gülümsüyor olmayacağız, çünkü o insanlar, bizim oralarda bir yerlerde olmadığımızı bilecekler.

Sevgiler, selamlar…

Ilgıt Teyhani
01.12.10

3 Kasım 2010 Çarşamba

Biz Başka Dünya İsteriz

Birkaç gündür Onat Kutlar’ın dizeleri geçiyor aklımdan. Dizelerinde anlattıkları sonra, “Düşünüyorum nasıl budandık bahara ulaşmak için / Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin / unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz / … / Durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük, yaşamak için”deki gizli özne, biz... İnsan evlâdı olduğunu bir an olsun aklından çıkarmamış, insana yaraşır bir yaşam düşlerken, düşlemekle de kalmazken, hayvanlaşamamış (köpekleşememiş, koyunlaşamamış, kurtlaşamamış, pençelerini çıkaramamış, kükrememiş ama sesini gürleştirmesini de bilmiş) biz, sen, ben…

Dönüp de bize ‘eşref-i mahlûkat’ hani şu, ‘yaratılmışların en şereflisi’ diyenlerin layık gördükleri yaşamı düşünüyorum. Okul mudur eğitimi veren aile mi, çok gezen mi çok bilir çok okuyan mı, sanat sanat için midir, toplum için mi’ye-ki cevabı belli de olsa bu nispeten iyi bir konudur-, ve daha nicesine kafa yormaya son verebildiğimiz yerde ‘İnsan mı devlet içindir, devlet mi insan için?’i düşünmeden göçüp gitmemeliydik, gitmiyorum hiçbir yere...

Eşref-i mahlûkatsan hadi ikna et beni insanın devlet için olduğuna, insanlığıma el sürmeden, toprağının çamurunu üzerime bulaştırmadan. Neye itaat etmem gerektiğini seçme hakkım olmadığına ikna et beni. Beş yılda bir sandığa gidip gerisine karışmamayı, ‘n’eylerse güzel eyler’ demeyi öğret bana. Mendil satan mahsun çocuklardan mendil alırsam onları nasıl sen ben gibi tahsilli iş güç sahibi yapabileceğimi, ya da herkesin okumak zorunda mı olduğunu canım... Bilmem kaç kaça kısa mesaj atınca yolladığım 5 tl’nin nasıl olup da eğitim ve sağlık hizmetinden yararlanamamış binlerce kardeşimizi hayata döndürebileceğini anlat bana. 'Baba beni okula gönder' diyen kızlarımızın babaları onları okula göndermekle de kalmayıp, ne zorlukla karşılaşırsa karşılaşsın arkasında duracak mı, yoksa kendisine dayatılan ahlak 'elçiliğini'(zeval olmaz ya hani...) sürdürmeye devam mı edecek, göster bana. Yurdumun en nadide yerlerine barajlar termik santraller yapılır, ona buna yaptırılırken, her sene ciddi oranda artan faturalarımın sebebini kavrat bana. Senelerce atama bekleyen binlerce eğitim fakültesi mezunumuzdan onlarcasının -daha senin benim yaşımızdaki gençlerin- intiharlarını unuttur bana. Evinin tepesine ayda binlerce Türk lirası karşılığı baz istasyonu diktiren teyzenin üç ay içinde kanser olan oğlunun ve altı ay içinde kansere yakalanan beş komşusunun kaderinin ‘takdir-î İlahi’ olduğuna inandır beni.

İnandır da, sen de kurtul, ben de kurtulayım...

Çünkü biliyorum, bu dünyada hesabı görülürse bunların, başka bir dünyaya ne senin, ne de benim ihtiyacımız kalacak…

Sevgiler, selamlar...

Ilgıt Teyhani
03.11.10

29 Eylül 2010 Çarşamba

Dedikodu 5

Hatırlarsınız belki bu arabayı. Haberlerde ilk görüşünüz çocukluğunuza denk gelmiştir, çarpılmış, korkmuşsunuzdur da belki insan hayatının, bir kontak çevirişine bu denli bağlı olabilmesinden... En doğal hakkınızın, yaşamınızın, elinizden alınabilmesinden.

"Demokratik bir toplum için en büyük tehlike, yolsuzluklara, karanlık olaylara ve haksızlıklara karşı, kamuoyunun duyarlılığını yitirmesidir."

Uğur Mumcu


Suikastının ardından çekilen bir belgeselde rastladım bu sözlerine, kendiyle beraber 60 gazetecinin failini meçhul bırakmış bir ülkenin okur-yazar evlâtları olarak bir üzerinden geçelim dedim.

Kimi sorular üşüştü aklıma;

- Namus nedir? dense bir gün, (varsa) çalıp çıptıkların, (varsa) sırtını sıvazlattıkların, varsa doğruluğun, dürüstlüğün gelir mi aklına?

- Allah'a inanmayanlara acımayın, dense bir gün, ve sen, bir inanansan, onlara acıyan gözlerle bakmaya son mu verirsin yalnızca, yoksa yanlış anlar, Acımaz! mısın, bazıları gibi? Demokrasi savunucusu kesilmişken şu toplum, bir ucundan diğer ucuna, sen tahammülün neresindesin?

Sanırım hayatta ne alanda olursa olsun tutturmamız gereken yollardan biri, doğru soruları sormayı öğrenmek. Çabalamak serbest. Böylece, yüzme havuzlarını açık deniz sanmaktan kurtulabiliriz. Konumuza dönersek, onca tartışma programı yayınlanıyorsa da her gün, işte belki de doğru sorular tartışılmadığından, kamuoyu cevaba bir türlü yaklaşamıyordur ve duyargalarıyla rahatlıkla oynanıyordur, ne dersiniz?

Aydınlık ve güzel günler geceler dilerim :)

Sevgiler...

Ilgıt Teyhani
29.09.10

7 Eylül 2010 Salı

Kıssadan Hisse

Sabah kahvaltı yapıyordum. Büyükçe bir kasede yeşil zeytin, içindeki küçük kasede de siyahlar duruyordu. Yeşilinden birkaç tane yedikten sonra, bir tane de siyah attım ağzıma ve şekerli tadına anlam veremedim. "Bu zeytinlere reçel mi bulaşmış?" derken tam, ağzımdakinin zeytin çekirdeği değil, vişne çekirdeği olduğunu fark ettim. Kaseye tekrar baktım, yalnızca taneleri kalmış koyu bir vişne reçeli...

Sanırım Türkiye'de demokrasi de, türlü açılımlar da bizde bu etkiyi yaratıyor. Yediğimizin zeytin olduğuna öyle şartlanmışız ki, "reçel bulaşmış" sanıyoruz...

Gününüz geceniz aydın olsun.

Ilgıt Teyhani
07.09.10

6 Eylül 2010 Pazartesi

İyi Çocuk Olmak ya da Olmamak


Biriyle aranızda yıkılmasını hiç istemeyeceğiniz bir güven ilişkisi olmasının en kötü yanı, ona kül yutturamayacak olmanızdır. Size en dokunanı ise, onun bu eylemi, olta atmak diye de tabir edeceğimiz, ciddi bir tonla sorulmuş herhangi bir soruyla başarabilecek olmasıdır.

Kimse tarafından fark edilmesini istemediğiniz o şeyin varlığına dair, herhangi birinden gelen soruya, “O nerden çıktı ya?” karşılığını verebilir iken, arada güvenin olmazsa olmazınız olduğu bir kimseye muhtemelen “(Hık, mık) Evet de, başka kim biliyor?” diyeceksinizdir.

“Yok ben onlara da külü karşıdaki bir milyoncudan paketletip afiyetle yuttururum” diyenleriniz varsa ve çıkarsa karşıma, “Bozulmuşsun arkadaşım, senin ruhun bozulmuş.” derim, buraya da yazıyorum.

Yok, siz de benim gibi risk analizinden “Onun güvenini kaybedeceğime, kendimi eleveririm.” diyerek çıkıyorsanız, “Vay halimize” ama bir o kadar da, “Ne mutlu bize ve karşımızdakine” :)

Dilerim hayatta kekeleyişlerimiz olanca az ve doğrularımız yanlışsız olsun.

Lise yıllarımdan bir de anı var ki, bahsetmenin tam sırası:

-Başar, kopya mı çektin?
-Iıı, hangi soru hocam?
-(Gülüşmeler) Otur Başar, otur.

Ilgıt Teyhani
06.09.2010

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Zamanda Yolculuk


bir gün gelecek bu gün de
bir anı olacak nasılsa
oturduğumuz bu masa
bu kum saati, bu rüzgar,
bu eski komodin
bu kırık
sandalye
bu kelepir yürek
bu aşk
nasılsa


Behçet Aysan



Zamandan kopmuş hissindeyim ‘ne zamandır.’ Sorgulayıp öyle yargıladığım taşlarımı yokluyor hayat. “Toplum gözü”nün insanların üzerine sık sık dikildiği bu yerde, bakış açımı korumaya çalışıyorum. Normalde gözüme çarpmayanlara, şimdi kötü gözle bakmamaya... Değişsem bile kendim kalmaya…

Aynı masada oturduğum bir ‘üniversiteli’ye insanların ortak paydasının ne ‘olmadığına’ dair salt iki cümle söylerken, karşımda duvar varmış gibi gelmeyeli çok olmuştu… Kaç kişiler?

Sevgilisiyle elele yürüyen liseli gençler gözüme çarpmayalı da çok olmuştu. Gülümseyip memnuniyet duymak, bugünlereymiş. Kaç kişiler? Ne zamana büyürler?

Anılarıma, türlü duvarlara çarpmamak için anlatamadıklarımı da eklerken, bir gün özgürce anlatabilmeyi diliyorum. Ve en güzeli, düşümdekine yakın hayatların var olduğunu biliyorum.

Kaç kişiyiz?

Sevgiler, selamlar…

Ilgıt Teyhani
28.08.10

8 Ağustos 2010 Pazar

DediKodu 3


“Bir derviş varmış, deli olup olmadığını bilmiyoruz, kimi gün birinin yolunu çevirir, ‘Peki sen ne dersin?’ diye sorarmış. Boş verip geçmişler başlangıçta; fakat derviş sorusunda direndikçe kasabayı bir düşüncedir almış: Dervişin sorusunu bir yanıtlayan çıkmayacak mı? Ama bunu herkes yalnızken kendi kendine düşünürmüş, başkasına açmaya utanırmış. ‘Bilemedim’ demenin korkusu. Öyle ki dervişin sorusu ile karşılaşanlar, bunu gizlemeye başlamışlar artık, ‘bana bir şey sormadı’ diyorlarmış kahvede. ‘Hele bana sorsun da, bakın nasıl yanıtlarım’ diyenler de çıkmaya başlamış. Fakat zamanla bu sıkıntılı durum bir karabasan olmuş çıkmış. Dervişi öldürmüşler, neyi sorduğunu da unutmuşlar...”

Melih Cevdet Anday


Sokrates'i getirdi aklıma Melih Cevdet'in yukarıdaki satırları. Bu tarife uyanları sıralayacak olsak, sürekli bir yeni isim eklenebileceğinden, sonunu getirebilir miyiz bilmiyorum. Ve şu an, sonunu getirebilelim ister miyim istemez mi en çok onu bilmiyorum.

Düşünen, düşündüren kimsenin sonunun getirilmesine kaynaklık eden, işte tam da bunu başarabilmiş ya da başarmasına az kalmış olması. Katlin gerçekleşmesiyle olansa, artık yeni gelişmeler hakkındaki düşüncesini aktaramayacak olması. Fakat bakış açısına, tarih yazımı sayesinde sahibiz. Efsaneleştirilmesiniyse geçiyorum, zira daha yaşarken efsane olmasaydı, hedef o olmazdı.

Düşünce özgürlüğü yalnız yasalarca değil, ahlaken de desteklenirse, toplumca içimize işlerse, 'nefes kesici' kuramcıların nefesleri kesilmezse, zorunlu kılınan bir Düşünce Tarihi dersi ile, bakışımız biraz olsun kuvvetlendirilirse, bu katillerin sonunu getirebiliriz mesela, bu bir ihtimal.

Düşünce odaklı soru soranlar, artık sormaz olurlarsa, kimsenin aklına karpuz kabuğu düşmez olursa artık, o zaman da bu listenin sonunu getirebiliriz mesela, bu da en kötü ihtimal.

İyiye götüren ihtimallerimizin gerçekleşmesi dileklerimle...

Selamlar.

Ilgıt Teyhani
08.08.10

Gizli Öz'ne


Sol göğsünün altındaki o yara izini hatırlıyorum. Sormuştum ne izi olduğunu, “Yanık” demişti. Karın boşluğuna serili avuç içi büyüklüğünde bir yanığın öyküsü için oldukça kısa bir cevaptı. Küçüktüm ama biliyordum tepkilerinin ne manaya geldiğini, en hayranlıkla ve hevesle gözlemlediğimdi o, tanıyordum. Anılarını paylaşmayı normalde çok severdi, kimi zaman gülümseyerek anlatışına gözyaşları eşlik ederdi. Böyle durumlarda sesini biraz daha yükseltir, hafif kahkaha atar gibi konuşmaya çabalar, bastırmaya çalışırdı akanları. İlginç olsa anlatırdı, bu sefer konuşmasa daha iyiydi demek ki. Sormadım fazlasını.

Sonra, ‘konuşmasa daha iyi’lerini daha net kavradım. ‘Nedendi?’, ‘Nasıl oldu?’ dedikçe... Çalıştığı yerden de sorsam, özel bir yanıt vermekten kaçındığı noktalardı onlar. Detayını bilmediğinden değildi, insan anılarını bilmez mi? Yanıtları, aynı yoldan geçmiş herhangi birinden öğrenebileceklerimden ve hakkında yazılmış kitaplardan okuyabileceklerimden pek fazlası değildi. Çok okudum, çok şey izledim hakkında. Öyle bir zaman geldi ki, inanmak istemedim duyduklarıma, gördüklerime, yapılanlara. Bana anlatmak istemedikleri bunlarsa, bunları taşıyor olamazdı, ya da belki, dilerim olmasındı… Artık bir redde ihtiyaç duyuyordu ruhum. “Bunlar bunlar olmuş, öyle mi, orada mıymış, anlatıldığı gibi mi?” dedim, onu en yakından bilene. Konuşamadı, yutkundu, gözlerini kapatarak başıyla onayladı. Tekrar konuşmadık o konuda. Anlatılanların daha azı değildi yaşananlar…

Derken bir belgesel izlerken, döküldü gözlerimden, taşıdığım miras. “Hangisiydi acaba, şu mavi gömlekli olan mı, yoksa ellerini önünde kavuşturmuş olan mı?” anlamak için dikkat kesildiğim bir an, “Fark eder mi?” balyozu indiğinde beynime. Kalbim sıkıştı, ezildi desem, yeter mi tarifine?

İşte tam o esnada, o yara izini hiç unutmadığımı anladım. Ve anladım ki, ihtiyacım olan şey, tüm ayrıntıları bilmek değilmiş. Çünkü bazen susmak, soruyu boş bırakmak anlamına gelmezmiş. İhtiyaç duyduğumsa, gerçekliğinin tasdiki ya da reddi imiş, gerçekmiş.

Nazım’ın güzel dizelerini getirirken aklıma o yara izi, şimdilerde düşündüğüm, her ne ile ve nasıl yakıldı ise, yetmiş miydi karartmaya ‘sol memesinin altındaki cevahir’i…

Ilgıt Teyhani
08.08.10

7 Ağustos 2010 Cumartesi

DediKodu 2

Sanırım kitaba hevesli hemen herkes, edebiyatımızda edebî değeri yüksek eserlerin artışındaki azalmanın farkındadır. Klasiklerin yanısıra Türk ve dünya edebiyatının kült eserlerini okumaya alışmış, okuduğu eserde neyi bulmak istediğini kabaca bilen bünyeler, yeni kurulan edebiyatı(genel anlamıyla postmodernizmi) yadırgamadan edemedikçe, daha da uzağında kaldı, şu, çok satanların.

"Bir kitabı çok popülerken okuyamıyorum." ya da "Bir filmi çok popülerken izleyemiyorum." sorunsalı sanırım eski zamanlarda bu kadar güçlü değildi. Burnumuza burnumuza sokulan eserlerin birinde ikisinde beklediğimiz tadı bulmayışımız ve bulduğumuzun 'kolayına kaçılmışlık' oluşu-misal Elif Şafak'ın kendi kitaplarından alıntıladığı cümlelerden oluşan Kağıt Helva'sı-, bizi yeni 'sanat'tan soğuttukça soğuttu. -Elbette bu soğutmayı Elif Hanım tek başına ne kadar istese de başaramazdı...- Yani, sizin de farkında olduğunuz gibi, yazarın 'okutmak' değil, 'okunmak' için yazarlığa soyunuşunun keskinleştiği devirdeyiz, ne mutlu bize!

Not: Elif Şafak'ın bu bahsettiğim kitabı hakkında Ekşi'den bir alıntı yapayım: Büyük düşünür, büyük mutasavvıf ve Türk edebiyatında adeta bir mihenk taşı olan Elif Şafak'ın birbirinden değerli eserlerinden seçmeler sunduğu bir başucu kitabı.
Maalesef Fyodor Mihailoviç Dostoyevski'nin onunki kadar aklı olmadığı için, günümüzde The Best of Dostoyevski seçkisinden mahrumuz.


Tam da denk gelmişken "Peki bu süreci neye borçluyuz?"a kendimce yanıt olabilecek satırlara, dedikodumuzu beraber yapalım isterim.

(Sosyolog Şükrü Argın 1980 sonrası için konuşuyor): "Şeylerin oldukları şeyden başka bir şey olabilecekleri inancı yıkılmıştır bir kere. Kapitalizm sadece rakiplerinin değil, tarihin de markajından kurtulmuş ve kendisini doğallaştırmıştır. ‘Başka bir dünya’nın mümkün olduğu inancına yaslanamayan bir radikalizm nasıl mecalsiz kalırsa, ‘başka bir hayat’tan söz etmenin mümkün olduğu inancına yaslanamayan bir edebiyat da mecalsiz kalır. Dünya ya da hayat... Önemli olan sözcük bunlar değil. Önemli olan ‘başka’ sözcüğü. Radikal politika ile has edebiyatı aynı krizde buluşturan, yaşadığımız dünyada ve hayatta ‘başka’ sözcüğünün anlamını yitirmesidir. Şimdi ve burada olup biten şeylere bambaşka bir açıdan bakabileceğimiz bir noktaya yerleşememek... Bugünün meselesi bence bu.

Oysa, has edebiyatçılar geleceğe seslenen insanlardır. Onların okurları bile başkadır; hatta, namevcutturlar. Olsa olsa müstakbel okurlarından söz edilebilir. Çoğu günümüz yazarı gibi, hazır ve nazır bir okur kitleleri yoktur. Sözlerini önceden belirlenmiş okur profillerine isabet ettirmeye çalışmazlar. Daha açıkçası, Piyasa’ları yoktur; Tarih’e, yani belirsizliğe, boşluğa seslenirler. Kulakları bugünden değil, daha çok yarından gelecek yankılardadır."

...

"Bu dönüşümün en açık göstergesi, yayıncılığın bir sektör haline gelişidir. Caddelere bakan küçük kitabevlerinin yerini alışveriş merkezleri içine kapanmış büyük ‘bookstore’ların alması bu sürecin oldukça manidar göstergelerinden biri olarak alınabilir. Eskiden bir nevi ‘kanaat önderi’ gibi iş gören kitapçının yerini ‘tezgâhtar’a, ya da daha yerinde bir ifadeyle ‘satış elemanı’na bırakması basit bir dönüşüm değildi. Yayıncılığın, dolayısıyla edebiyatın üzerine nasıl bir ‘alev topu’nun düştüğünü görmek için, herhangi bir ‘bookstore’a uğrayıp oradaki raf dizaynına şöyle bir göz atmak bile yeterlidir. ‘Çok satanlar’, ‘yeni çıkanlar’ ve ‘diğerleri’... Bu üç temel kategori ‘eleştiri’ denen kurumun da çöküşüne işaret eder; şimdi belirleyici olan, edebiyatın ‘muhafız birlikleri’ değil, Piyasa’nın ‘taarruz birlikleri’dir.

Bu dönüşümün, yani piyasanın egemenliğinin bizi burada ilgilendiren en ciddi sonucu, ‘kamunun kategorizasyonu’dur, diyebiliriz. Geleneksel dilde ‘halk’ denen şeyi parçalayıp ondan kısmi müşteri profilleri oluşturmak ve dolayısıyla, ‘kamusal bilinç’ diyebileceğimiz şeyi hızla aşındırmak, giderek yok etmek, bence piyasanın en zararlı etkilerinden biri oldu."

...


"Edebiyat, ‘kamu’ya konuşmak, hatta ‘kamu’nun bu yönde hiçbir talebi yokken, belki de ‘kamu’ diye bir şey hiç ama hiç ortalıkta yokken bunu yapmak; en azından ‘müstakbel’ bir kamuya seslenmek, yani ‘kamu’ denen şeyin bizatihi kendisinde vücut bulmasına vesile olmayı göze almak demektir, diyeceğim ama; sorun da burada zaten. Zira edebiyat böyle bir bilince sahip görünmüyor artık.

Türk edebiyatı söz konusu olduğunda yukarıdaki cümledeki ‘artık’ bile yersiz bulunabilir. Edebiyatımızın ‘henüz’ bu aşamaya gelmediğini söylemek belki çok daha doğru olur. Zira yazarlarımız henüz -ve ne yazık ki hâlâ- kendilerinin ‘birey oluşları’ bilincine meftun haldeler, ağızlarından ya da kalemlerinden çıkan sözlerin döküldüğü kamusal mecradan habersiz gibiler. Daha da kötüsü, sözlerinin döküldüğü bu kamusal mecraya aldırış etmemeyi, kendi bireyselliklerinin gereği gibi sunmayı tercih eder gibidirler."


Dergi çıkarabilmek için-misal, Papirüs-, evindeki ofisindeki değer taşıyan malları satmak zorunda kalan, kalemi keskin gelince yerinden yurdundan edilen, atışmalarıyla değil eleştirileriyle edebiyat dünyasında konuşulan, şiirleri dilden dile elden ele dolaşan isimlerimiz, daha güzel yazıyorlardı belki, ve edebiyattaki bu 'kuruma' onların hüzünlü ölümlerinde değil, dayatılan çağda aranmalı belki, ne dersiniz?

Sevgiler, selâmlar...

Ilgıt Teyhani
07.08.10

18 Temmuz 2010 Pazar

Rasat Notları

Bir ortamda benden başka bir tarafa bakmakta olan insanların gözlerine dalarak düşünme huyum varmış, geçenlerde Mafya diye bir oyun oynarken fark ettik, hatta bu yüzden asıldım bile. Aynı adlı bir bilgisayar oyunu da var sanırım ama işte bu o değil. Hırsız polise benziyor biraz ama daha profesyonelce. Birkaç kişi mafya olarak belirleniyor-kimlerin mafya olduklarından haberdarlar- ama halk olarak belirlenenlerin kimin mafya kimin halk olduğundan haberi yok. Mafya, mafyalığını belli etmeden halktan biriymiş gibi konuşuyor ve “Bence Ilgıt mafya” gibisinden, şüpheleri halktan olduğunu bildiği birilerine çekiyor. Mafya “Çünkü Ilgıt konuşmalarında az önce şöyle dedi, şununla bakıştı bir şeyler işaret etmeye çalıştı.” gibilerinden dayanaklarını iyi sergilerse, mazlum halk genelde galeyana geliyor ve Ilgıt’ın o kadar “Yahu ben halktanım arkadaşım sen niye bunca suçluyorsun insanları, sen misin yoksa mafya” demesi, kimseyi ikna edemeyebiliyor. Halktan biri Ilgıt, oylanarak asılabiliyor ve sayısı halkı aşan-ya da halkla eşitlenen- mafya, halkı yenmiş oluyor. Fazlaca gerçekçi yani. Güzel bir oyun, oynayacak olduğunuzda beni de çağırırsanız, diğer detayları da öğretirim. Bu arada, mafyalığı beceremiyorum, halkım ben, inanın :)

Bugünlerde 'halk'la alakalı bir diğer anım da, Asım Karaömerlioğlu'nun derste “Halk sizce nedir?” diye sormasıydı. Geveledik. Karikatüre de soralım. Biri çıktı “Aynı milletten insanların…” diye başladı, sonunu bağlayamadı tabi, çünkü 'halktan' ve 'değil' ayrımı milliyetten gelmiyordu. Asım K. da hemen üsteleyerek sordu, “Peki şimdi Bebek’te yalısında oturup, bilmem ne marka araç kullanan Türk, halk mı sence? Karşına geçip ‘Ben de halktan biriyim.’ derse, inanır mısın?” Sonra bir diğeri atıldı, “Ezilen…” diye başladı. Fraksiyonunu anlamak, derse diğer katılımlarını da düşününce zor değildi. Ama “Üreten…” demek istemişti aslında. Asım K. ile benim düzeltmemiz, aynı anda geldi. Sahi, zihnimizde uyanan halkın, kelimelerle ifadesi ne idi? Şimdilik şunu söylersem bir şeye benzeyecektir: “Halk plaja akın etti, vatandaş denize giremedi.” Evet, plajlar saçma meblağlarla ücretlendirilmemişken akın eden, hazır beleşken kullanalım, sonra belli mi olur senelerce denize zor gireriz belki diyen, bahçeli evine barbekü almaktansa, mangalını atıp arabasının arkasına çoluklu çocuklu piknik yerine giden, bahçesinde de kendine yetecek kadar da olsa nane, maydanoz, fasulye, patlıcan, domates yetiştiren, halktır. Tabi, bahçesi varsa. Neyse, ben buna kafa yoradurayım, size tdk’nın tutarsızlığı üzerine, ekşiden bulduğum, tarafımca seçme tanımları sunayım şimdilik:

- Hiçbir ayrıcalığa sahip olmayan insan gruplarından oluşan kitle.

- Ortalamayı belirleyen, ancak ortalama gelire sahip olmayan bireyler grubu.

- Çok güzel uyuyordun, uyandırmaya kıyamadım.

Bir de Nazım’da alıntılayayım. Halk’ın ince okunuşunun “yaratan” manasına da geldiğini düşününce şimdi, bilmiyorum Nazım ne derdi bu fikrime ama, bana zaten anlamlı gelen “yaratan ki onlardır.” dizesi, ayrı bir gerçekliğe de büründü diyebilirim.

Onlar ki toprakta karınca
suda balık
havada kuş kadar
çokturlar,
korkak
cesur
cahil
hakim
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.



Sevgiler.

Ilgıt Teyhani
18.07.10