4 Mayıs 2011 Çarşamba

İç sesin mi var, derdin var!

1) Yılın ortasına geliyoruz haberin var mı? Zaman çok mu hızlı geçiyor ne?
2) Fotoğraflarını karşılaştırıp büyüdüğünü görmek şimdilik güzel, birkaç kırışık falan yerleşiyor oh mis, gülümsedikçe sıkıntı yok.
3) Seyahate kimle çıktığın hakikaten önemliymiş yahu. Yoruluyorsun, acıkıyorsun, susuyorsun, hayır sussan neyse, bir de sen bayağı konuşuyorsun. İnsanın işte o anlarda yaşadığının adı yanındakine katlanmak olmamalı. Katlanmak diye bir şey yok, birikme var. Yola katlanmana gerek olmayacak kimselerle çık. Sen şanslıydın da, yola senle çıkanları bilmiyorum :) Yani işte, birileriyle yola çıkacağında iyi düşün, çıktıktan sonraysa tavsiyem, artık pek düşünme.

4) Kimi yapışkanlara hak ettikleri gibi davran, hak ettiklerini biliyorlar, sen de yüreğini yormamış oluyorsun. Gurbet ellerde sana Müslümanlıktan dem vurup “senin için dua ederim” diyen teyzeye, hak ettiğinden emin olduğun noktada, “verecek param yok teyze, sen git, ben senin için söz dua edicem” de. Onun yanından geçip gittiğini gören ve sana “ona verdin madem, bana niye vermiyorsun birkaç euro” diyen teyzeyeyse “korkma ona da vermedim para, şimdi gidiyorum kal sağlıcakla” diyip dememek de sana kalmış.

5) Turistsen kesin pazarlık et. Kazsan bilemem.

6) Pazarlığı Müslüman din kardeşliği üzerinden götürüyorsan alacağın şeyin süslü püslü haç olup olmadığına dikkat et, olay anında tezat, sonrasındaysa komik kaçıyor. Güzel yani.

7) İnsanların çalışıp paramı kazanıcam, daha çok daha çok kazanıcam gibi bir dünyaya mahkum olmadıklarını aklından çıkarma, “tembellik hakkı”nı iste. Dükkanı kapatma saati, sana yeteni kazandığın saattir, kafanda çalışma saati bittiğinde müşteri kâr eylemez, ömürden yer. Ha sana yeteni kazanmak için de gün boyu didinmen gerekiyorsa, orda var bir yanlışlık. Bakma sağına soluna, aç televizyonu, çalıştığın ülkenin haberlerini, gündemini izle. Diyorum ya, var bir yanlışlık.

8) Gece saatinde belediye işçisi çöp toplayan kadın olmak senin için sıkıntılıysa, gündüz vakti de aynı sıkıntıyla karşı karşıyasın, yalnızca dozu düşük olduğundan normalleştirmişsin demektir. Nerede hangi saatte çalışıyor olursan ol, o sıkıntı yakandan düşmez.

9) Her yerde “Sen olmadan bir eksiğiz.” gerçeği var madem, tam olsun istediğin için “bir” olmaktan geri durma. Halamın bıyığı olsa amcam olmazdı ama sen “de” olsan bir şeyler tam olurdu.

10) Pürüzsüz mutlu olamayacak kadar büyüdük. Okuma yazmamız var ordan biliyorum. Biz okula başlamadan önceydi “ben o yeri çok sevdim baba, oraya bir daha gideriz di mi” gibisinden bir hayalini, özlemini dindirmeye tek bir “gideriz kızım” sözünün yettiği vakitler. Zamanın bilincine vardığında koptu ip. İşte bu yüzden, kendini neredeyse mutlu hissettiğin anlarda, mutlu olmadığını sanma. Ya da işte, başka bir şey koy adını, ama yine güzel olsun.

11) Tutkuların eksik olmadığı bir hayat daha güzel gibi. Büyük tutkularım olsun diye didinip de Ferrari pilotluğuna başlamaya da gerek yok tabi. Sevdiğim dizinin her bölümü, takdirle takip ettiğim derginin her yeni sayısı-maddi güçlüklerle baş edebiliyor olması-, zaman zaman güzel bir cümle kurabiliyor olmak, olmazsam olmayacağına inandığım yerde olmak, benimkilerden birkaçı mesela. Tutku, kilit.

12) İzlediklerimizle, okuduklarımızla, duyduklarımızla, çok fazla etkiye maruz kalıyoruz. “Bu ise bu”larının keskinleştiği yerlere dikkat et, belki de sen o değilsindir, hatta belki kimse o değildir, herkes öyle davranılması gerektiğini görmüş, okumuş, duymuştur da, ondan rol yapıp duruyordur. Kendin ol diyip abartmayacağım, sen kimsin ki la? Arın sadece. Peki ben mi kimim? İç sesinim ya, hiç akıl kalmadı bu kızda hiç.

13) Pollyanna’nın lanet bir masal kahramanı olduğunu çoktandır biliyor gibisin ha? Aferin.


14) İç sesinim diye bana hayat boyu güvenmeye kalkacaksan hiç konuşmayalım. Bugün böyle söylerim, yarın başka türlü, hep beni dinleyeceksin de kabak hep benim başıma patlayacak, suçlu hep ben olucam di mi? Hayır hayır, gerçekten bu şartlarda çalışamam, teşekkür ederim. Efendim? Beni hep bonibonla mı besleyeceksin? Tamam öyleyse, anlaştık. Kapakları benim olur ama!

9 Ocak 2011 Pazar

Keşke Yalnız Bunun İçin...

Ne zamandır odamın boş kalan tek duvarına asmayı düşündüğüm bir takvim vardı. Takvimde her güne bir kutucuk ayrılmış olacaktı ve ben kendi “belirli gün ve haftalar”ımı oluşturacaktım. Hep aklımda taşıdığım tarihleri, bir takvime yerleştirmek... 3 Haziran ‘63-Nazım, 2 Haziran ‘91- Ahmed Arif, 13 Aralık ‘80- Erdal Eren… İnce post-it’lere yazıp yapışıtıracaktım bir bir. Ne var ki, kağıt ne kadar büyük de olsa 365 güne kutucuk kutucuk bölemeyeceğimi fark edip, fikrimi biraz demlenmeye, biraz da gelişmeye bırakmıştım. Oraya yazacağım bir önemli gün daha vardı ki, o günün bugün olduğunu saat 17:00 itibari ile fark etmek, hayıflanmama sebep oldu.

Kiminin “Üvercinka”sı, kiminin “Keşke Yalnız Bunun İçin Sevseydim Seni”si, kiminin “Fotoğraf”ı, kimininse "Sevda Sözleri"…

9 Ocak ’89 – Cemal Süreya…

Biliyorsun ben hangi şehirdeysem
Yalnızlığın başkenti orası

Bir de yine sevgili çocuk
Biliyorsun kişi tutkularıyla
Yalnızlığını adlandırıyor o kadar

(Göçebe)


Bana hep anne özlemini anımsatır Cemal Süreya. “Annem çok küçükken öldü / Beni öp, sonra doğur beni”sine eşlik eder, annesinin daha yirmi üçünde vefatı ve üvey annesinin, küçük Cemalettin’in kız kardeşini saçlarından tutup kuyuya sarkıtışı…

Sonra gülümseyerek hatırladığım bir anıdır, ortaokuldayken, sevdiği kızıl saçlı Seniha için yazdığı “Kızıl Mısralar” başlıklı şiiri, arkadaşının “Yahu ne yapıyorsun sana komünist derler!” sözü üzerine, “Yeşil Mısralar”a dönüştürmesi…

Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu
Masmavi defterime kızıl satırlar doldu.


Seneler sonra evlenirler de Seniha ile. Hasan Basri’ye yazdıkları mektubun bir kelimesi Cemal’in, diğer kelimesi Seniha’nın, bir sonraki yine Cemal’in, ve sonra yine Seniha’nındır. Böyle sürer tüm mektup. Mektubun hayatlarımızdan elini eteğini epeyce çektiği şu yıllarda, mektup yazımına hala değer verenlerimizde bu belki “Nasıl aklıma gelmedi böyle yapmak, ama işte fazlaca özgün ve yapılmış bir kere…” etkisi yaratabilecek güzelliktedir.

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum

(Gül)


Aşkı, “aynı masada mektuplaşmak” olarak tanımlayışıysa bende hep, şairin ne demek istediğini çözümleyeyim derken şiiri delik deşik etme korkusu ve duyarlığını nüksettiriyor. Yine kendi satırlarıyla varıyorum en net cevaba, ütopyasının “kendi mektubunun postacısı olan kız” oluşuyla.

Ama kadınlar, Tanrım,
Öyle sevdim ki onları,
Gelecek sefer
Dünyaya
Kadın olarak gelirsem,
Eşcinsel olurum.

(İnsan Gibi)


Magazinselliğe düşkünlüğümüz fazlasıyla karşılığını buluyor Cemal Süreya’da, onlarca kez âşık oluşu ve yaptığı beş evlilikle. Nazım hakkında edebileceği bir çift lafı varsa, birinin komünistin teki(!) vatan haini oluşu, diğerinin Piraye-Vera çekişmesi olacağından emin olunan bir nesilden, daha fazlasını beklemek, “çok bekle”tiyor… Eşi Zuhal Tekkanat için söyledikleri, “Aldanma ki şair sözü, elbet yalandır”ın ötesine geçiyor bende.

"Sana rastladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm, alnıma koydum, seni kutsadım."


Kırar sonra beni Süreya. Hani toplumcu şiirlerin der, parmakla sayarım. "Onlar için minibüs şarkısı" şiirini öpüp başımın üstüne koyarım.

Ulusçudurlar bunun kanıtı olarak viskiyi kâseyle içerler
Ama batılıdırlar da lahmacuna havyar sürecek kadar
...
Çincede demagoji olanağı var mıdır?
Arpaçay ne ilçedir?
Atçalı Kel Memet mi Manisalı Kör Bayram mı?
Yarın mı öbürgün mü?
Sorulardan korkarlar;
Yine de yanıtları hazırdır her şeye:
...dığı gibi, ...mekle birlikte, ...na karşın...
...


“Keşke yalnız bunun için sevseydim seni” serisinin Sülünün Yüzü şiirinde sorduğu “Tanrım siz şu uzun Anadolu’yu çocukluk günlerinizde mi yarattınız?” sorusunu Afyon Garındaki şiirinde tekrarlayışı, ve o dizelerin o şiire de, Anadolu’ya da böylesi yakışıyor oluşu ise, hangi ruh halinde olursam olayım, beni hep içine alır.

Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
Varto depremini düşün, yardım olarak Batı'dan
Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sutyeni.

Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,
Karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sutyeni,
Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın;
Tanrım gerçekten çocukluk günlerinizde mi?

Eşiklere oturmuş bir dolu insan
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.


Son olarak, ölmeden bir gün önce değil fakat, ölümü için yazdığı o “Üstü Kalsın“ şiirinin hikayesi, en az o şiir kadar güçlü gelir.

“Üç yıl önce çok karamsardım. Kendime göre bir ömür uzunluğu biçmiştim. O şiir o’dur. Bunun için lokman hekim söylencesinden çıkış yaptım. Lokman Hekime uzun ömür verilmiş ve bunu kendisinin saptaması istenmiş. O da çok yaşayan bir kuşun, kartalın yaşam süresini temel almış. Kartalın 80 yıl yaşadığı varsayılıyormuş o çağda. Lokman hekim yedi kartalın hayatını ardı ardına yaşamış. 7x80=560. Beş yüz altmış yıl yaşamış. Ben de kendime kırlangıcı seçmiştim. Yedi kırlangıcın hayatını ardı ardına yaşamalıydım. Biliyorsun kırlangıç 9 yıl yaşar, gerisini hesapla işte.”

Hayattan 4 yıl alacağı kalmış Süreya’nın. Hayata verdiklerinin bir kısmınıysa, ara ara dönüp okuyoruz işte.

ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
keşke yalnız bunun için sevseydim seni


Şair ölümü hüznümün bugünkü konuğusun Cemal Abi. Kendisini çok sevmesem de, Haydar Ergülen’in şiiri yakışıyor sanki üzerine, ne dersin?

Bu rakıyı diyorum Cemal abi
bu rakıyı içmek seninle
Kars'a gitmek gibiydi

Senin şiirinde diyorum Cemal abi
rakı uzun içilirdi
Kars'a uzun gidilirdi

Senden sonra diyorum Cemal abi
Kars'a şiir gitmiyor
Kars kısa, rakı tatsız
senden sonra şiirde
her şey dibe çöküyor
anla, öyle yalnızız



Ilgıt Teyhani
09.01.11

1 Aralık 2010 Çarşamba

Muhalefet Cazibesi

Birkaç saattir bir düşünürün görüşlerini okumakla geçiyor vaktim. Onu kendi fikrimle yorumlayabilmem için o birkaç saatin yetmeyeceğini (yetmemesi gerektiğini) bildiğimden, adından da bahsetme gereği duymuyor ve bir şeyler okurken aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini fark ettiğim şeye getiriyorum konuyu.

Bir konu hakkında görüşlerini açıklayan bir kimsenin, doğru şeyler söylüyor olması ve hatta doğru saptamalar yapıyor dahi olması, bizi, onun takipçisi kılmamalı. Diğer bir deyişle, çok doğru konuşuyor, söylüyor ve karşı çıkamıyoruz diye O’ncu olmamalıyız. O kişiye bize düşün alanında bulunduğu katkıdan dolayı duyduğumuz minnet, söz konusu saptamaların bizim hayatımızda ve onun hayatında farklı yönelimlere yol açabileceği gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü üç beş güzel sözüne ve düşünce yazılarını derlediği güzel kitaplarına aldandığımız kimi yazarlar, fikirlerimizde yaptıkları oynamalarla estetik zevkimizi şekillendirirken, ilerleyen senelerde en rahatsızlık duyduğumuz ve insanlığın temel problemlerinden biri saydığımız şeylerin öncüsü oluveriyorlar. Nasıl mesela?

Dayağın eğitim sisteminin bir parçası olamayacağını söyleyen bir müdür, varsayalım ki, bize ilk kez böyle bir şeyi düşündürmüş olsun ve ona hak verelim. “Dayak, öğrencilere kimi hatalarından ötürü ‘çeki düzen’ verelim derken, hafızalarında kötü anılar bırakan ve ilerde büyük suçlara yahut suskunluklara neden olabilecek bir harekettir.” diyen ve bunun dışında pek çok doğru sözü olan müdüre, ısrarla sormamız gereken, bunun yerine koymak istediği şeyin ne olduğudur. Bunu istiyor olmasının bile ötesinde önemli olan, ne üzerine çalıştığı ve öne sürdüğü şeylerin, yaptıklarının, yapmadıklarının ileride kimin ekmeğine yağ süreceği(sürdüğü), hangi çevrelere zarar verdiğidir.

Bu ara bir dizide de olması sebebiyle taze düşündüğümüz bir fikir diye geliyor aklıma belki ama, diyelim ki gece geç saatlerde dışarıda yalnız olan bir bayanın-ki yanında erkek bulunmadıkça da durum pek farklı olmayacaktır, yalnızca caydırıcıdır belki- başına gelebileceklerden çok üzülerek bahseden bir baba, yahut bir yetkili mercii, başta her ne kadar bizimle aynı rahatsızlığı duyuyor gibi görünse de, sıra bu problemin önüne geçmeye gelince, bizden apayrı bir duruş sergiliyor olabilir. Burada bizim için belirleyici olması gereken, bizim gibi düşünüp düşünmediği değil, hangisinin insanlığı bir adım öteye taşıyabileceği, bu sorunu ortadan kaldırabileceğidir. Diyelim ki bu zat, kendi çevresinde alacağı kimi tedbirlerle bu hadisenin gerçekleşmesini engelleyebilir. Genç kızlarımızın eve gelme saati en geç 22:00 olarak belirlenebilir mesela. Ama bu hala, bu tedbiri alan genç kızlarımızın bir gün ola ki eve daha geç geleceğinde karşılaşabileceklerini değiştirmez. Diğer bir deyişle, soruna çözüm getirilmemiş ve insanlığı daha yükseğe taşıma derdi olmayıp gününü kotarmaya çalışan bu zat, ömrünün bunu düşünmek için harcadığı vaktini boşa geçirdiği yetmiyor gibi, bu tedbiri almayanların başına gelenleri de, meşrulaştırmıştır. İnsan hakları denen şeye el sürmekten ise, olanca uzaktır.

Daha geniş çaplı bakarsak çağrışan ise şudur: Muhalif yazarlık pek moda olagelmiş ve pek tutmuştur, malum. Kaldı ki, yazarlık denen şey, dilerim pek çoğumuz için hala muhalif olmayı gerektiriyordur, zira iktidar denen şey kendi politikalarını zaten eylemsel olarak gerçekleştiriyordur. Tecavüzcü ve taciz edilen örneğiyle dahi bakabiliriz buna, -daha kapsamlı yaklaşmak serbest-. Taciz edilen kimselerin söylediklerine muhalif olmak, sizce ne denli hoş görülebilir? Bunu hoş görmeye ne denli aşina değilsek, tecavüze sonuna kadar karşı çıkıp, bize eve hapsolmayı salık veren yazarlara da hoş görü ile yaklaşmaya, hele hele bunun adını düşünce özgürlüğü koyup, ‘herkes dilediği gibi düşünüp görüşünü açıklama hakkına sahiptir’ diyip eleştirilebilirlikten uzaklaştırmaya da o denli yabancı kalmalı, yetmedi, karşı durmalıyız.

Temel belirleyenimiz ise ne olmalı ve neden bundan yanayım?

Bence temel belirleyenimiz,-bence demiş olmam eleştirilemeyeceğim ve yanlışın alâsı olmadığım anlamına gelmez-, gerek çağımız insanlarının, gerekse bizden sonra yaşayacak olanların şu an içinde bulunduğumuz halden daha refah olmaları, yetmedi, “İnsanlar yüzyıllarca bunu aşmaya çalışmışlar yahu, nasıl da kullanılmış, etraflıca düşünememişler.” diyebilecek kudrete-akla- nasıl erişebilecekleridir. Yani, özgürlüklerimize bireysel değil, toplumsal yaklaşıyor olmamızdır.

Neden bundan yanayım’a gelince, tarihin genel ilerleyişine bakarak olsun, tanık olduğum pek çok hayatı karşılaştırarak vardıklarım olsun, bilmesem de, daha kaç senelik tecrübem olsa da, inanıyorum ki insanlık yavaş yavaş da olsa bir gün, ‘muhalif yazar’lara aldanmadıkça ve akılcılığı esas aldıkça, daha az insanın heder olduğu, ve daha çoğunun çalıştığı ve okuduğu yetmiyor gibi yaşamaya da vakit bulduğu günlere erişecek. (Böyle başka bir dünyanın var oluşundan ve olmayışından daha önemlisi, başka bir dünyanın olabileceğine inancımızın yitmesi veya yitmemesidir. Çünkü bize o dünyanın kapısını aralama fikrini verecek olan, kapının arkasında mükemmellik değilse bile güzellikler olduğuna duyduğumuz inançtır.)

İşte ben dâhil rasyonel doğrularla yaşam sürmeye ve sürdürmeye çalışan hepimiz, o büyük ve aydınlık günler geldiğinde, yukarılardan bir yerden gülümsüyor olmayacağız, çünkü o insanlar, bizim oralarda bir yerlerde olmadığımızı bilecekler.

Sevgiler, selamlar…

Ilgıt Teyhani
01.12.10

3 Kasım 2010 Çarşamba

Biz Başka Dünya İsteriz

Birkaç gündür Onat Kutlar’ın dizeleri geçiyor aklımdan. Dizelerinde anlattıkları sonra, “Düşünüyorum nasıl budandık bahara ulaşmak için / Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin / unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz / … / Durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük, yaşamak için”deki gizli özne, biz... İnsan evlâdı olduğunu bir an olsun aklından çıkarmamış, insana yaraşır bir yaşam düşlerken, düşlemekle de kalmazken, hayvanlaşamamış (köpekleşememiş, koyunlaşamamış, kurtlaşamamış, pençelerini çıkaramamış, kükrememiş ama sesini gürleştirmesini de bilmiş) biz, sen, ben…

Dönüp de bize ‘eşref-i mahlûkat’ hani şu, ‘yaratılmışların en şereflisi’ diyenlerin layık gördükleri yaşamı düşünüyorum. Okul mudur eğitimi veren aile mi, çok gezen mi çok bilir çok okuyan mı, sanat sanat için midir, toplum için mi’ye-ki cevabı belli de olsa bu nispeten iyi bir konudur-, ve daha nicesine kafa yormaya son verebildiğimiz yerde ‘İnsan mı devlet içindir, devlet mi insan için?’i düşünmeden göçüp gitmemeliydik, gitmiyorum hiçbir yere...

Eşref-i mahlûkatsan hadi ikna et beni insanın devlet için olduğuna, insanlığıma el sürmeden, toprağının çamurunu üzerime bulaştırmadan. Neye itaat etmem gerektiğini seçme hakkım olmadığına ikna et beni. Beş yılda bir sandığa gidip gerisine karışmamayı, ‘n’eylerse güzel eyler’ demeyi öğret bana. Mendil satan mahsun çocuklardan mendil alırsam onları nasıl sen ben gibi tahsilli iş güç sahibi yapabileceğimi, ya da herkesin okumak zorunda mı olduğunu canım... Bilmem kaç kaça kısa mesaj atınca yolladığım 5 tl’nin nasıl olup da eğitim ve sağlık hizmetinden yararlanamamış binlerce kardeşimizi hayata döndürebileceğini anlat bana. 'Baba beni okula gönder' diyen kızlarımızın babaları onları okula göndermekle de kalmayıp, ne zorlukla karşılaşırsa karşılaşsın arkasında duracak mı, yoksa kendisine dayatılan ahlak 'elçiliğini'(zeval olmaz ya hani...) sürdürmeye devam mı edecek, göster bana. Yurdumun en nadide yerlerine barajlar termik santraller yapılır, ona buna yaptırılırken, her sene ciddi oranda artan faturalarımın sebebini kavrat bana. Senelerce atama bekleyen binlerce eğitim fakültesi mezunumuzdan onlarcasının -daha senin benim yaşımızdaki gençlerin- intiharlarını unuttur bana. Evinin tepesine ayda binlerce Türk lirası karşılığı baz istasyonu diktiren teyzenin üç ay içinde kanser olan oğlunun ve altı ay içinde kansere yakalanan beş komşusunun kaderinin ‘takdir-î İlahi’ olduğuna inandır beni.

İnandır da, sen de kurtul, ben de kurtulayım...

Çünkü biliyorum, bu dünyada hesabı görülürse bunların, başka bir dünyaya ne senin, ne de benim ihtiyacımız kalacak…

Sevgiler, selamlar...

Ilgıt Teyhani
03.11.10

29 Eylül 2010 Çarşamba

Dedikodu 5

Hatırlarsınız belki bu arabayı. Haberlerde ilk görüşünüz çocukluğunuza denk gelmiştir, çarpılmış, korkmuşsunuzdur da belki insan hayatının, bir kontak çevirişine bu denli bağlı olabilmesinden... En doğal hakkınızın, yaşamınızın, elinizden alınabilmesinden.

"Demokratik bir toplum için en büyük tehlike, yolsuzluklara, karanlık olaylara ve haksızlıklara karşı, kamuoyunun duyarlılığını yitirmesidir."

Uğur Mumcu


Suikastının ardından çekilen bir belgeselde rastladım bu sözlerine, kendiyle beraber 60 gazetecinin failini meçhul bırakmış bir ülkenin okur-yazar evlâtları olarak bir üzerinden geçelim dedim.

Kimi sorular üşüştü aklıma;

- Namus nedir? dense bir gün, (varsa) çalıp çıptıkların, (varsa) sırtını sıvazlattıkların, varsa doğruluğun, dürüstlüğün gelir mi aklına?

- Allah'a inanmayanlara acımayın, dense bir gün, ve sen, bir inanansan, onlara acıyan gözlerle bakmaya son mu verirsin yalnızca, yoksa yanlış anlar, Acımaz! mısın, bazıları gibi? Demokrasi savunucusu kesilmişken şu toplum, bir ucundan diğer ucuna, sen tahammülün neresindesin?

Sanırım hayatta ne alanda olursa olsun tutturmamız gereken yollardan biri, doğru soruları sormayı öğrenmek. Çabalamak serbest. Böylece, yüzme havuzlarını açık deniz sanmaktan kurtulabiliriz. Konumuza dönersek, onca tartışma programı yayınlanıyorsa da her gün, işte belki de doğru sorular tartışılmadığından, kamuoyu cevaba bir türlü yaklaşamıyordur ve duyargalarıyla rahatlıkla oynanıyordur, ne dersiniz?

Aydınlık ve güzel günler geceler dilerim :)

Sevgiler...

Ilgıt Teyhani
29.09.10

7 Eylül 2010 Salı

Kıssadan Hisse

Sabah kahvaltı yapıyordum. Büyükçe bir kasede yeşil zeytin, içindeki küçük kasede de siyahlar duruyordu. Yeşilinden birkaç tane yedikten sonra, bir tane de siyah attım ağzıma ve şekerli tadına anlam veremedim. "Bu zeytinlere reçel mi bulaşmış?" derken tam, ağzımdakinin zeytin çekirdeği değil, vişne çekirdeği olduğunu fark ettim. Kaseye tekrar baktım, yalnızca taneleri kalmış koyu bir vişne reçeli...

Sanırım Türkiye'de demokrasi de, türlü açılımlar da bizde bu etkiyi yaratıyor. Yediğimizin zeytin olduğuna öyle şartlanmışız ki, "reçel bulaşmış" sanıyoruz...

Gününüz geceniz aydın olsun.

Ilgıt Teyhani
07.09.10

6 Eylül 2010 Pazartesi

İyi Çocuk Olmak ya da Olmamak


Biriyle aranızda yıkılmasını hiç istemeyeceğiniz bir güven ilişkisi olmasının en kötü yanı, ona kül yutturamayacak olmanızdır. Size en dokunanı ise, onun bu eylemi, olta atmak diye de tabir edeceğimiz, ciddi bir tonla sorulmuş herhangi bir soruyla başarabilecek olmasıdır.

Kimse tarafından fark edilmesini istemediğiniz o şeyin varlığına dair, herhangi birinden gelen soruya, “O nerden çıktı ya?” karşılığını verebilir iken, arada güvenin olmazsa olmazınız olduğu bir kimseye muhtemelen “(Hık, mık) Evet de, başka kim biliyor?” diyeceksinizdir.

“Yok ben onlara da külü karşıdaki bir milyoncudan paketletip afiyetle yuttururum” diyenleriniz varsa ve çıkarsa karşıma, “Bozulmuşsun arkadaşım, senin ruhun bozulmuş.” derim, buraya da yazıyorum.

Yok, siz de benim gibi risk analizinden “Onun güvenini kaybedeceğime, kendimi eleveririm.” diyerek çıkıyorsanız, “Vay halimize” ama bir o kadar da, “Ne mutlu bize ve karşımızdakine” :)

Dilerim hayatta kekeleyişlerimiz olanca az ve doğrularımız yanlışsız olsun.

Lise yıllarımdan bir de anı var ki, bahsetmenin tam sırası:

-Başar, kopya mı çektin?
-Iıı, hangi soru hocam?
-(Gülüşmeler) Otur Başar, otur.

Ilgıt Teyhani
06.09.2010

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Zamanda Yolculuk


bir gün gelecek bu gün de
bir anı olacak nasılsa
oturduğumuz bu masa
bu kum saati, bu rüzgar,
bu eski komodin
bu kırık
sandalye
bu kelepir yürek
bu aşk
nasılsa


Behçet Aysan



Zamandan kopmuş hissindeyim ‘ne zamandır.’ Sorgulayıp öyle yargıladığım taşlarımı yokluyor hayat. “Toplum gözü”nün insanların üzerine sık sık dikildiği bu yerde, bakış açımı korumaya çalışıyorum. Normalde gözüme çarpmayanlara, şimdi kötü gözle bakmamaya... Değişsem bile kendim kalmaya…

Aynı masada oturduğum bir ‘üniversiteli’ye insanların ortak paydasının ne ‘olmadığına’ dair salt iki cümle söylerken, karşımda duvar varmış gibi gelmeyeli çok olmuştu… Kaç kişiler?

Sevgilisiyle elele yürüyen liseli gençler gözüme çarpmayalı da çok olmuştu. Gülümseyip memnuniyet duymak, bugünlereymiş. Kaç kişiler? Ne zamana büyürler?

Anılarıma, türlü duvarlara çarpmamak için anlatamadıklarımı da eklerken, bir gün özgürce anlatabilmeyi diliyorum. Ve en güzeli, düşümdekine yakın hayatların var olduğunu biliyorum.

Kaç kişiyiz?

Sevgiler, selamlar…

Ilgıt Teyhani
28.08.10

8 Ağustos 2010 Pazar

DediKodu 3


“Bir derviş varmış, deli olup olmadığını bilmiyoruz, kimi gün birinin yolunu çevirir, ‘Peki sen ne dersin?’ diye sorarmış. Boş verip geçmişler başlangıçta; fakat derviş sorusunda direndikçe kasabayı bir düşüncedir almış: Dervişin sorusunu bir yanıtlayan çıkmayacak mı? Ama bunu herkes yalnızken kendi kendine düşünürmüş, başkasına açmaya utanırmış. ‘Bilemedim’ demenin korkusu. Öyle ki dervişin sorusu ile karşılaşanlar, bunu gizlemeye başlamışlar artık, ‘bana bir şey sormadı’ diyorlarmış kahvede. ‘Hele bana sorsun da, bakın nasıl yanıtlarım’ diyenler de çıkmaya başlamış. Fakat zamanla bu sıkıntılı durum bir karabasan olmuş çıkmış. Dervişi öldürmüşler, neyi sorduğunu da unutmuşlar...”

Melih Cevdet Anday


Sokrates'i getirdi aklıma Melih Cevdet'in yukarıdaki satırları. Bu tarife uyanları sıralayacak olsak, sürekli bir yeni isim eklenebileceğinden, sonunu getirebilir miyiz bilmiyorum. Ve şu an, sonunu getirebilelim ister miyim istemez mi en çok onu bilmiyorum.

Düşünen, düşündüren kimsenin sonunun getirilmesine kaynaklık eden, işte tam da bunu başarabilmiş ya da başarmasına az kalmış olması. Katlin gerçekleşmesiyle olansa, artık yeni gelişmeler hakkındaki düşüncesini aktaramayacak olması. Fakat bakış açısına, tarih yazımı sayesinde sahibiz. Efsaneleştirilmesiniyse geçiyorum, zira daha yaşarken efsane olmasaydı, hedef o olmazdı.

Düşünce özgürlüğü yalnız yasalarca değil, ahlaken de desteklenirse, toplumca içimize işlerse, 'nefes kesici' kuramcıların nefesleri kesilmezse, zorunlu kılınan bir Düşünce Tarihi dersi ile, bakışımız biraz olsun kuvvetlendirilirse, bu katillerin sonunu getirebiliriz mesela, bu bir ihtimal.

Düşünce odaklı soru soranlar, artık sormaz olurlarsa, kimsenin aklına karpuz kabuğu düşmez olursa artık, o zaman da bu listenin sonunu getirebiliriz mesela, bu da en kötü ihtimal.

İyiye götüren ihtimallerimizin gerçekleşmesi dileklerimle...

Selamlar.

Ilgıt Teyhani
08.08.10

Gizli Öz'ne


Sol göğsünün altındaki o yara izini hatırlıyorum. Sormuştum ne izi olduğunu, “Yanık” demişti. Karın boşluğuna serili avuç içi büyüklüğünde bir yanığın öyküsü için oldukça kısa bir cevaptı. Küçüktüm ama biliyordum tepkilerinin ne manaya geldiğini, en hayranlıkla ve hevesle gözlemlediğimdi o, tanıyordum. Anılarını paylaşmayı normalde çok severdi, kimi zaman gülümseyerek anlatışına gözyaşları eşlik ederdi. Böyle durumlarda sesini biraz daha yükseltir, hafif kahkaha atar gibi konuşmaya çabalar, bastırmaya çalışırdı akanları. İlginç olsa anlatırdı, bu sefer konuşmasa daha iyiydi demek ki. Sormadım fazlasını.

Sonra, ‘konuşmasa daha iyi’lerini daha net kavradım. ‘Nedendi?’, ‘Nasıl oldu?’ dedikçe... Çalıştığı yerden de sorsam, özel bir yanıt vermekten kaçındığı noktalardı onlar. Detayını bilmediğinden değildi, insan anılarını bilmez mi? Yanıtları, aynı yoldan geçmiş herhangi birinden öğrenebileceklerimden ve hakkında yazılmış kitaplardan okuyabileceklerimden pek fazlası değildi. Çok okudum, çok şey izledim hakkında. Öyle bir zaman geldi ki, inanmak istemedim duyduklarıma, gördüklerime, yapılanlara. Bana anlatmak istemedikleri bunlarsa, bunları taşıyor olamazdı, ya da belki, dilerim olmasındı… Artık bir redde ihtiyaç duyuyordu ruhum. “Bunlar bunlar olmuş, öyle mi, orada mıymış, anlatıldığı gibi mi?” dedim, onu en yakından bilene. Konuşamadı, yutkundu, gözlerini kapatarak başıyla onayladı. Tekrar konuşmadık o konuda. Anlatılanların daha azı değildi yaşananlar…

Derken bir belgesel izlerken, döküldü gözlerimden, taşıdığım miras. “Hangisiydi acaba, şu mavi gömlekli olan mı, yoksa ellerini önünde kavuşturmuş olan mı?” anlamak için dikkat kesildiğim bir an, “Fark eder mi?” balyozu indiğinde beynime. Kalbim sıkıştı, ezildi desem, yeter mi tarifine?

İşte tam o esnada, o yara izini hiç unutmadığımı anladım. Ve anladım ki, ihtiyacım olan şey, tüm ayrıntıları bilmek değilmiş. Çünkü bazen susmak, soruyu boş bırakmak anlamına gelmezmiş. İhtiyaç duyduğumsa, gerçekliğinin tasdiki ya da reddi imiş, gerçekmiş.

Nazım’ın güzel dizelerini getirirken aklıma o yara izi, şimdilerde düşündüğüm, her ne ile ve nasıl yakıldı ise, yetmiş miydi karartmaya ‘sol memesinin altındaki cevahir’i…

Ilgıt Teyhani
08.08.10