25 Kasım 2012 Pazar

Şiiri Evirip Çevirmek

Shakespeare'in meşhur 66. sonesini Can Yücel çevirisiyle okumaya dinlemeye alışkınız da, bir de Talat Sait Halman çevirisi varmış. Düz. Dümdüz.

tired with all these, for restful death i cry,
as, to behold desert a beggar born,
and needy nothing trimm'd in jollity,
and purest faith unhappily forsworn,
and guilded honour shamefully misplaced,
and maiden virtue rudely strumpeted,
and right perfection wrongfully disgraced,
and strength by limping sway disabled,
and art made tongue-tied by authority,
and folly doctor-like controlling skill,
and simple truth miscall'd simplicity,
and captive good attending captain ill:
tired with all these, from these would i be gone,
save that, to die, i leave my love alone. 

vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen' e 
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.


bıktım artık dünyadan, bari ölüp kurtulsam

bakın, gönlü ganiler sokakta dileniyor.
işte kirtipillerde bir süs, bir giyim-kuşam.
işte en temiz inanç kalleşçe çiğneniyor.
işte utanmazlıkla post kapmış yaldızlı san.
işte zorla satmışlar kız oğlan kız namusu.
işte gadra uğradı dört başı madur olan.
işte kuvvet kör-topal, devrilmiş boyu posu.
işte zorba sanatın ağzına tıkaç tıkmış.

işte hüküm sürüyor, çılgınlık bilgiçlikle.
işte en saf gerçeğin adi saflığa çıkmış.

işte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle.
bıktım artık dünyadan ben kalıcı değilim.
gel gör ki ölüp gitsem, yalnız kalır sevgilim.


Vay arkadaş! Sonra kolaysa gel de say, ben şu şu yabancı şairleri severim diye.

4 Kasım 2012 Pazar

İhsan Abi?

Ayık kafayla uzuuuun uzun planlayıp sırf bir engel çıktı diye iyi ki de hayata geçiremediğim bir sürü manyaklık var. Bir o kadar da gerçekleşmişi var.

Sonra neden şöyle, neden böyle? E öyle tabi!


10 Temmuz 2012 Salı

Şarkı Markı İçleri


  • Fikret Kızılok "Her gecenin sabahı / Her kışın bir baharı / Her şeyin bir zamanı / Benim dermanım yok" derken, her gecenin sabahı, her kışın bir baharı, her şeyin bir zamanı var da, bizimkinin dermanı mı yok; yoksa o kadar depresif ki ona göre her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı, her şeyin bir zamanı gayet de yok mu?
  • "Unutama Beni"yi yazan, yazdığı kişiyi hayatında hiç mi sevmemiş, o ne kötü beddualar öyle. Neyse ki gerçekleşmiyorlar.
  • Pinhani "Abin bile 47 yaşında" derken ne demek istiyor?
  • Yüksek Sadakat "Hiçbir yüz güzel değil / Senin yüzünden" derken, "Senden ötürü" mü demek istemiş, yoksa kızın yüzünün güzelliğini mi anlatmış? Yoksa hepsi mi, bu kadar düşünmüş mü?
  • "The most loneliest day in my life" dizesinde 40 tane superlative kullanan şair, yalnızlığın dibidir.
  • Şair "Dertler derya olmuş ben de bir sandal" diyivermeden evvel, "Dertler kazan  olmuş ben de bir kepçe"yi de düşünüp gülmüş müdür?
  • "Annen bile okşasa benim bağrım taş olur" diyen gerçekten varsa öyle böyle manyak değilmiş, ne pis bir insanmış, ne biçim sevmiş, sinir etti bak yine.
  • Ve şu sıcaklarda günün belli vakitlerinde Emre Aydın'ın "Oyunun en güzel yerinde / Zil çalınca üzülürdük ya / Öyleyim"ini bilmem de "Kapı pencere açarsın da esmez ya / Öyleyim" modundayım evet.
Ilgıt

10 Haziran 2012 Pazar

Yan(ı)lış

Aynı yanlışa tekrar düşebilir mi insan? Değişiyorsak eğer, aynı yanlışa düşebilir mi insan, değişmez mi şartlar?

Yanlışa düştüğünü ne zaman fark eder insan?

O 'yanlış' dediğini yanlış yapanın ne olduğunu anlayabilir mi insan?

Onu yanlış yapanın ne olduğunu anlamak, öğretir mi insana?

Yapmaz mı bir daha o yanlışı?

Aynı yanlışa tekrar düşer mi insan, doğrulamak istercesine?

İnsan yanlışlarından öğreniyorsa, yanlışlara da düşülüyorsa, insan düşünce mi öğreniyor?

Öğrenmek için düşmek şart mı?

Peki ya öğrenmek şart mı?

Şart!

Doğruyu da, yanlışı da.

21 Nisan 2012 Cumartesi

Dipnot (2)

“Bana nasıl güvenebildin?” sorusunun mantıklı bir cevabı olmasa gerek.

Geçmişe anlam verme, bir şeyleri sebeplendirme çabamızın, aynı yanlışlara tekrar düşmemek gibi gayet içgüdüsel bir nedeninin olması, kritik noktaları doğru saptayabileceğimiz anlamına gelmese gerek. Hayat dediğimiz şeye taraflı bakıyoruz bir kez. Tek kişilik mahkeme salonu.

Bizi öldürmeyen şeyin bizi güçlendireceği yüzyıllar önce söylenmiş bir yalan olsa gerek. Bazı şeyler zayıflatır. Dayanma sınırlarını zorlamakla güçlü olmak arasında net bir ayrım olsa gerek.

Neden bu olduğumuzu anlamak, temellere ulaşıp onları aşabilir olmak için bir basamak mıdır yoksa değişmeme gerekçesi mi?
Hem değişmek gerekli mi?
Zaten değişmemek mümkün mü?

Değişimi fark edip, büyüyoruz, yaşlanıyoruz falan derken, etken ve edilgensek, bir nevi, cümlenin yüklemi eyleyen öznesi de, yüklemden etkilenen nesnesi de biz olsak gerek.

Ki daha önemlisi, bir şeyin, üzerine düşündükçe düşünülebilir olması, onun düşünmeye değer olduğu anlamına gelmese gerek.
Şimdilik.

31 Mart 2012 Cumartesi

Dipnot

Bazı cümlelerin yüklemi olmasa da ne dediği bellidir.

Bazı yerlere hayatın geçtiğini görmek için gideriz, bazı yerlerdeyse hayatın akışı ağır gelir.

Bazen bir şey yapmak gerekir, bazen hiçbir şey yapmamak, bazense neyin gerektiği bile açık değildir.

Bazen neler olacağını sezeriz, bazen olanı bile anlamayız.

Bazen çok değişmişiz gibi gelir, bazen hiç değişmemişizdir.

Bazı şeyleri hayat boyu bir daha hatırlamayacağızdır, bazı sözlerse hiç çıkmayacaktır aklımızdan.

Bazen varızdır, bazen yok, bazense, olmak da olmamak da hiç mesele değildir.

Bazen susarız, bazen konuşacak bir şey yoktur.

Bazı şeyleri son kez yapmışızdır, bazılarını hiç yaşamayacak.

Bazılarını hiç anlamayız, bazılarına hiç anlatmaz.

"anla-t-mak"taki oldurganlıksa yalandır.

19 Aralık 2011 Pazartesi

“Ben Düzgün Aydın!”

"Oradayken zaman mefhumu kalmıyor. Zamanın geçtiğini polislerin sesi değişince anlıyorduk."


Üzerinden OTUZ sene geçse de unutamayacağı şeyleri yaşarken insan, yalnız olmadığını bilmek artık korkunçtur.

Üzerinden OTUZ sene geçse de koca bir halkın, milyonların belleğinde dün gibi duruyorsa yaşananlar, birileri için yatağında ölmek artık lûtuftur.

Üzerinden OTUZ sene geçse de unutulmayacakların ne zaman yaşanmaya başlandığı ve ne zaman biteceği bilinmiyor, yani bir türlü eskimiyor ama yeni de gelmiyorsa, kimin payına neyin düştüğünü değiştirmek çoktandır şarttır.

“Kötü adamlar kötü olduklarını biliyor mu baba?”

6 Kasım 2011 Pazar

Deve Muhabbeti

Benden çok bahsettim. Biraz da senden konuşalım:

Sana özgeçmişini sorduklarında somut şeylerden bahsettiğini biliyorum. Genelde yasallığı olan şeyler bunlar hatta, nerede doğduğun, nerelerde okuduğun, nerelerde çalıştığın, nelerle ile ilgilendiğin… Peki ya, “Bugün böylesin, çünkü…?” dense. Sürekli kimi değişiklere uğrasa da, çizgilerinin neden burada beriden, şurada öteden, burada bu kadar net, orada bu kadar silik, kararsız olduğu sorulsa? Yani senin hangi süreçlerden geçip BU olduğun sorulsa, ne derdin?

Yaşadıklarından neleri çizgilerinde noktacık olmaya değer bulurdun? Nelerden, nelerden bahsetmezdin kimbilir. Senin için sanki hiçbir şeyi değiştirmemiş, sende hiç etki bırakmamış neler, neler, gelmezdi aklına. Sonradan oturup sakince düşününce, aslında nelerin de seni etkilediğini düşünürdün?

Bir şeylerden etkilenmemek mümkün mü bilmiyorum. Etkilenip etkilenmediğimizi, yani sınırlarımızın aslında ne olduğunu çok da deneyimleyemiyoruz zaten. Sanırım o sınırlara yaklaşmamayı diliyoruz da. Sınırlarımızı zorlamayanları yakınımızda tutup, sınırlarımızın dışında kalanları ya da sınırlarımızla oynayabilecek gibi olanları öteliyoruz. Yani işte, değişmemekten yanayız, bunun için görüştüğümüz buncası var, ama görüşmediğimiz pek pek pek çoğu.

Bazılarına değişimizde şu ya da bu şekilde etkisi olma hakkı tanıyoruz, ki işte onlar, yanımızdakiler oluyor.

Bazılarınıysa gerek bizi değiştirmelerini istemediğimiz için, gerekse bizi zaten değiştiremeyecekleri için uzağımızda tutuyoruz.

Öyleyse, değişmek de istiyoruz, ama neye nasıl dönüşeceğimizi kendimiz seçmekten yanayız. Kendi seçimlerimizin umursanmadığı ve kontrolü kaybettiğimiz yerleri ise, bizde “katkısı” olan şeylerden sayıyoruz. Her ne kadar “Ben hep böyleydim zaten” de desek, neden o anları hatırladığımız, sanırım düşünmeye değer. Boş zamanımızda da olsa.

İçinden çıkabilen olursa haber etsin.

Sevgiler :)

26 Ekim 2011 Çarşamba

Atış Serbest

Soyadımız Tayhan'mış aslında. Babamlardan bir nesil önce nüfus memurunun canı "Teyhani" yazmak istemiş, Teyhani olmuşuz. Türkçe çağrışımı -bütün çocukluğumda böyle dalga geçildiğinden bildiğim- "teyyare" olan, hiçbir dilde anlamı olmayan Teyhani bir yana, "Tayhan"ın Osmanlıca'da anlamı "boş ve gereksiz işlere itiraz eden kimse"


Anlam muhabbetini geçtiysek, anlaşılma olayına gireyim. Çünkü soyadımı ne kadar sevsem ve saçma bir şekilde adımla uyumlu bulsam da, yürek daralması açısından en zorluk çıkaran tarafı anlaşılma kısmı oluyor.

Ilgıt Teyyani(1 yaklaşık), Reyhani, Tashan, ve bugün rastladığım, Tahani -bunu yazan soyadıma bakarak diğer kağıda böyle işledi-.

Telefonda isim söylerken soyadı çok da önemli değilse babam annemin kızlık soyadını kullamayı tercih eder mesela.

- Hasan Teyhani
- Hasan ...?
- Teyhani
- T?
- Hasan Demir. Demir. -bu ana ilk şahit olduğumda küçüktüm ve başta çoook komik gelmişti, epey gülmüştük-

Bana Ilgın, Ilgım, Ilgaz, İlgen, Itır gibi serbest çağrışımla seslenildiğini gördükçe ise Hasan Demir benim için bıkkınlıkla(ve serbest çağrışımla) söylenen bir Ayşe Demir oldu hep.

"Ilgıt gıt gıt gıdaaak yumurtam sıcaaak inanmazsan gel de baaak"

Bir seferinde bir forma "Adı:"nın karşılığına olması gerektiği gibi "Ilgıt" yazmıştım da görevli "Buraya sayı yazmayacaksınız adınızı yazacaksınız." demişti. (iç sesim: "Hö? 11914?") "Ben soyadı kısmına hiç girmeyeyim isterseniz" "Hö?" "Hö ya hööö"

İşte tüm bu sebeplerden, annemle babam evlendiğinde anneannemin söylediği cümleyi senede 10 kez falan hatırlarız ailecek. "O misilli soyadını bıraktın gittin"

Ne yazık ki bu hikayeden çıkarılacak hiçbir ders yok. Bu da böyle bir anımdı.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Kuyuda Taş Sektirmece

Bir insana bizim için değilse bile kendisi için ne kadar değerli olduğunun öğretilebileceğinden şüphem var.
Zaten böyle bir cümle ile inandırmak hayli güç olacaktır ama, bencilliğin değil, öz değerin öğretilebilir olup olmamasındayım ben.
Hem insana bir şey öğretilebilir mi?
Yoksa insan öğrenir mi?