10 Temmuz 2012 Salı

Şarkı Markı İçleri


  • Fikret Kızılok "Her gecenin sabahı / Her kışın bir baharı / Her şeyin bir zamanı / Benim dermanım yok" derken, her gecenin sabahı, her kışın bir baharı, her şeyin bir zamanı var da, bizimkinin dermanı mı yok; yoksa o kadar depresif ki ona göre her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı, her şeyin bir zamanı gayet de yok mu?
  • "Unutama Beni"yi yazan, yazdığı kişiyi hayatında hiç mi sevmemiş, o ne kötü beddualar öyle. Neyse ki gerçekleşmiyorlar.
  • Pinhani "Abin bile 47 yaşında" derken ne demek istiyor?
  • Yüksek Sadakat "Hiçbir yüz güzel değil / Senin yüzünden" derken, "Senden ötürü" mü demek istemiş, yoksa kızın yüzünün güzelliğini mi anlatmış? Yoksa hepsi mi, bu kadar düşünmüş mü?
  • "The most loneliest day in my life" dizesinde 40 tane superlative kullanan şair, yalnızlığın dibidir.
  • Şair "Dertler derya olmuş ben de bir sandal" diyivermeden evvel, "Dertler kazan  olmuş ben de bir kepçe"yi de düşünüp gülmüş müdür?
  • "Annen bile okşasa benim bağrım taş olur" diyen gerçekten varsa öyle böyle manyak değilmiş, ne pis bir insanmış, ne biçim sevmiş, sinir etti bak yine.
  • Ve şu sıcaklarda günün belli vakitlerinde Emre Aydın'ın "Oyunun en güzel yerinde / Zil çalınca üzülürdük ya / Öyleyim"ini bilmem de "Kapı pencere açarsın da esmez ya / Öyleyim" modundayım evet.
Ilgıt

10 Haziran 2012 Pazar

Yan(ı)lış

Aynı yanlışa tekrar düşebilir mi insan? Değişiyorsak eğer, aynı yanlışa düşebilir mi insan, değişmez mi şartlar?

Yanlışa düştüğünü ne zaman fark eder insan?

O 'yanlış' dediğini yanlış yapanın ne olduğunu anlayabilir mi insan?

Onu yanlış yapanın ne olduğunu anlamak, öğretir mi insana?

Yapmaz mı bir daha o yanlışı?

Aynı yanlışa tekrar düşer mi insan, doğrulamak istercesine?

İnsan yanlışlarından öğreniyorsa, yanlışlara da düşülüyorsa, insan düşünce mi öğreniyor?

Öğrenmek için düşmek şart mı?

Peki ya öğrenmek şart mı?

Şart!

Doğruyu da, yanlışı da.

21 Nisan 2012 Cumartesi

Dipnot (2)

“Bana nasıl güvenebildin?” sorusunun mantıklı bir cevabı olmasa gerek.

Geçmişe anlam verme, bir şeyleri sebeplendirme çabamızın, aynı yanlışlara tekrar düşmemek gibi gayet içgüdüsel bir nedeninin olması, kritik noktaları doğru saptayabileceğimiz anlamına gelmese gerek. Hayat dediğimiz şeye taraflı bakıyoruz bir kez. Tek kişilik mahkeme salonu.

Bizi öldürmeyen şeyin bizi güçlendireceği yüzyıllar önce söylenmiş bir yalan olsa gerek. Bazı şeyler zayıflatır. Dayanma sınırlarını zorlamakla güçlü olmak arasında net bir ayrım olsa gerek.

Neden bu olduğumuzu anlamak, temellere ulaşıp onları aşabilir olmak için bir basamak mıdır yoksa değişmeme gerekçesi mi?
Hem değişmek gerekli mi?
Zaten değişmemek mümkün mü?

Değişimi fark edip, büyüyoruz, yaşlanıyoruz falan derken, etken ve edilgensek, bir nevi, cümlenin yüklemi eyleyen öznesi de, yüklemden etkilenen nesnesi de biz olsak gerek.

Ki daha önemlisi, bir şeyin, üzerine düşündükçe düşünülebilir olması, onun düşünmeye değer olduğu anlamına gelmese gerek.
Şimdilik.

31 Mart 2012 Cumartesi

Dipnot

Bazı cümlelerin yüklemi olmasa da ne dediği bellidir.

Bazı yerlere hayatın geçtiğini görmek için gideriz, bazı yerlerdeyse hayatın akışı ağır gelir.

Bazen bir şey yapmak gerekir, bazen hiçbir şey yapmamak, bazense neyin gerektiği bile açık değildir.

Bazen neler olacağını sezeriz, bazen olanı bile anlamayız.

Bazen çok değişmişiz gibi gelir, bazen hiç değişmemişizdir.

Bazı şeyleri hayat boyu bir daha hatırlamayacağızdır, bazı sözlerse hiç çıkmayacaktır aklımızdan.

Bazen varızdır, bazen yok, bazense, olmak da olmamak da hiç mesele değildir.

Bazen susarız, bazen konuşacak bir şey yoktur.

Bazı şeyleri son kez yapmışızdır, bazılarını hiç yaşamayacak.

Bazılarını hiç anlamayız, bazılarına hiç anlatmaz.

"anla-t-mak"taki oldurganlıksa yalandır.

19 Aralık 2011 Pazartesi

“Ben Düzgün Aydın!”

"Oradayken zaman mefhumu kalmıyor. Zamanın geçtiğini polislerin sesi değişince anlıyorduk."


Üzerinden OTUZ sene geçse de unutamayacağı şeyleri yaşarken insan, yalnız olmadığını bilmek artık korkunçtur.

Üzerinden OTUZ sene geçse de koca bir halkın, milyonların belleğinde dün gibi duruyorsa yaşananlar, birileri için yatağında ölmek artık lûtuftur.

Üzerinden OTUZ sene geçse de unutulmayacakların ne zaman yaşanmaya başlandığı ve ne zaman biteceği bilinmiyor, yani bir türlü eskimiyor ama yeni de gelmiyorsa, kimin payına neyin düştüğünü değiştirmek çoktandır şarttır.

“Kötü adamlar kötü olduklarını biliyor mu baba?”

6 Kasım 2011 Pazar

Deve Muhabbeti

Benden çok bahsettim. Biraz da senden konuşalım:

Sana özgeçmişini sorduklarında somut şeylerden bahsettiğini biliyorum. Genelde yasallığı olan şeyler bunlar hatta, nerede doğduğun, nerelerde okuduğun, nerelerde çalıştığın, nelerle ile ilgilendiğin… Peki ya, “Bugün böylesin, çünkü…?” dense. Sürekli kimi değişiklere uğrasa da, çizgilerinin neden burada beriden, şurada öteden, burada bu kadar net, orada bu kadar silik, kararsız olduğu sorulsa? Yani senin hangi süreçlerden geçip BU olduğun sorulsa, ne derdin?

Yaşadıklarından neleri çizgilerinde noktacık olmaya değer bulurdun? Nelerden, nelerden bahsetmezdin kimbilir. Senin için sanki hiçbir şeyi değiştirmemiş, sende hiç etki bırakmamış neler, neler, gelmezdi aklına. Sonradan oturup sakince düşününce, aslında nelerin de seni etkilediğini düşünürdün?

Bir şeylerden etkilenmemek mümkün mü bilmiyorum. Etkilenip etkilenmediğimizi, yani sınırlarımızın aslında ne olduğunu çok da deneyimleyemiyoruz zaten. Sanırım o sınırlara yaklaşmamayı diliyoruz da. Sınırlarımızı zorlamayanları yakınımızda tutup, sınırlarımızın dışında kalanları ya da sınırlarımızla oynayabilecek gibi olanları öteliyoruz. Yani işte, değişmemekten yanayız, bunun için görüştüğümüz buncası var, ama görüşmediğimiz pek pek pek çoğu.

Bazılarına değişimizde şu ya da bu şekilde etkisi olma hakkı tanıyoruz, ki işte onlar, yanımızdakiler oluyor.

Bazılarınıysa gerek bizi değiştirmelerini istemediğimiz için, gerekse bizi zaten değiştiremeyecekleri için uzağımızda tutuyoruz.

Öyleyse, değişmek de istiyoruz, ama neye nasıl dönüşeceğimizi kendimiz seçmekten yanayız. Kendi seçimlerimizin umursanmadığı ve kontrolü kaybettiğimiz yerleri ise, bizde “katkısı” olan şeylerden sayıyoruz. Her ne kadar “Ben hep böyleydim zaten” de desek, neden o anları hatırladığımız, sanırım düşünmeye değer. Boş zamanımızda da olsa.

İçinden çıkabilen olursa haber etsin.

Sevgiler :)

26 Ekim 2011 Çarşamba

Atış Serbest

Soyadımız Tayhan'mış aslında. Babamlardan bir nesil önce nüfus memurunun canı "Teyhani" yazmak istemiş, Teyhani olmuşuz. Türkçe çağrışımı -bütün çocukluğumda böyle dalga geçildiğinden bildiğim- "teyyare" olan, hiçbir dilde anlamı olmayan Teyhani bir yana, "Tayhan"ın Osmanlıca'da anlamı "boş ve gereksiz işlere itiraz eden kimse"


Anlam muhabbetini geçtiysek, anlaşılma olayına gireyim. Çünkü soyadımı ne kadar sevsem ve saçma bir şekilde adımla uyumlu bulsam da, yürek daralması açısından en zorluk çıkaran tarafı anlaşılma kısmı oluyor.

Ilgıt Teyyani(1 yaklaşık), Reyhani, Tashan, ve bugün rastladığım, Tahani -bunu yazan soyadıma bakarak diğer kağıda böyle işledi-.

Telefonda isim söylerken soyadı çok da önemli değilse babam annemin kızlık soyadını kullamayı tercih eder mesela.

- Hasan Teyhani
- Hasan ...?
- Teyhani
- T?
- Hasan Demir. Demir. -bu ana ilk şahit olduğumda küçüktüm ve başta çoook komik gelmişti, epey gülmüştük-

Bana Ilgın, Ilgım, Ilgaz, İlgen, Itır gibi serbest çağrışımla seslenildiğini gördükçe ise Hasan Demir benim için bıkkınlıkla(ve serbest çağrışımla) söylenen bir Ayşe Demir oldu hep.

"Ilgıt gıt gıt gıdaaak yumurtam sıcaaak inanmazsan gel de baaak"

Bir seferinde bir forma "Adı:"nın karşılığına olması gerektiği gibi "Ilgıt" yazmıştım da görevli "Buraya sayı yazmayacaksınız adınızı yazacaksınız." demişti. (iç sesim: "Hö? 11914?") "Ben soyadı kısmına hiç girmeyeyim isterseniz" "Hö?" "Hö ya hööö"

İşte tüm bu sebeplerden, annemle babam evlendiğinde anneannemin söylediği cümleyi senede 10 kez falan hatırlarız ailecek. "O misilli soyadını bıraktın gittin"

Ne yazık ki bu hikayeden çıkarılacak hiçbir ders yok. Bu da böyle bir anımdı.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Kuyuda Taş Sektirmece

Bir insana bizim için değilse bile kendisi için ne kadar değerli olduğunun öğretilebileceğinden şüphem var.
Zaten böyle bir cümle ile inandırmak hayli güç olacaktır ama, bencilliğin değil, öz değerin öğretilebilir olup olmamasındayım ben.
Hem insana bir şey öğretilebilir mi?
Yoksa insan öğrenir mi?

27 Haziran 2011 Pazartesi

Ben küçükken...

Ben okuma yazma öğrenirken dünya güzel bir yerdi. Annem babam gün boyu işteydi ve ben alt üst oturduğumuz anneannemleydim o sıralar. Hece tablolarına beraber yumuluyor, okumayı bir elden sökmeye çalışıyorduk. Erken davranan ben olmuştum. Benden bir on sene kadar sonra da o yetişmişti bana.

Küçükken annemden gizli yediğim dondurmaların tadı da bir başkaydı. Hazır alınanda türlü kimyasallar, pastanede yapılanın temizliğindense bin şüphe vardı ama anneannem “Kuzum bak sana dondurma aldığımı annene sakın söyleme yoksa kızışır bana. Şu ılık suyu da iç ki boğazın ağrımasın.” derdi, uyardım söylediklerine, ne bir 'kızışan' olurdu, ne de ağrıyan boğazım.

Annem babam, anneannemin rahatsızlandığı bir dönem beni kreşe vermeyi düşündüğünde ve anneannemle ben elele 'bana layık olanı' bulmak için kreş kreş dolaştığımızda bile dünya güzel bir yerdi. Hayatımın en sağlam tokatını o sınıfların birinde yemiştim ve anneannem güçlü kuvvetli kollarıyla bana sarılmış, “Daha benim yanımdayken dövüyorlar çocuğumu, bir de bıraksam ne olacak” demişti, çekip gitmiştik. Kreşe mreşe de yollamamışlardı bu sayede.

Havlayan oyuncak köpeğim varken hele, dünya mükemmel bir yerdi. O köpekle korkuturken ben anneannemi, onun “Ay ay” diye diye kaçmalarını arada bir gerçek sanabiliyor ve kahkahalarla gülüyordum o sıralar.

İnsanların batıl inançları olmasına rağmen güzel bir yerdi işte dünya. Bıçak elden ele verilirse o iki kişinin arası bozulurdu mesela ve anneannem yemek yaparken bizden bıçak istediğinde biz bıçağı hep hemen oracığa koyardık, o koyduğumuz yerden alırdı. Belki de bu yüzden, biz hiç darılmadık birbirimize. Hadi biz ona darılmadık orası kesin de, nerden biliyorum onun bize darılmadığını da canım. Darılan insan belli etmez mi, etmedi işte, belli ki darılmadı hiç…

Şimdi, şimdiki geniş zamanıma yayılmışken anılar ve acılar, bakıyorum da, dünya sandığımdan epey farklı bir yermiş. Büyümekten kasıt biraz olsun buysa, “Ben küçükken…”le başladığımız cümlelerde anlattıklarımız, şimdiki zamanımız olarak kalmaya en değer anlar(ımızmış) demektir. O anların giderek daha uzak geçmişte kalmasına bakınca hele, insanların yaşlandıkça 50-60 sene öncesini neden geçen günden daha net hatırladıkları, biraz daha anlaşılır geliyor.

- Bana en mutlu olduğun anı söyle.
- Bilmem… Anneni kucağıma ilk kez aldığımdaydı galiba…

24+3.06.11

13 Haziran 2011 Pazartesi

Deli Gözbebekleri!

“Ey sevda kuşanıp yollara düşen / Bilesin bu yollar dağlar dolanır / Yâre ulaşmadan düşersen eğer / Yarına sesinin yankısı kalır…” İbrahim Karaca

Umutluymuşuz. Bunu gördüm. Kafalarımızın içinde dönüp durdu madem bugün en az şunca cümle, hakikaten, ‘böyle gelmiş böyle gider’ci olmamışız demek ki. “Vay be, bir dönem de böyle geçecek ha?” “Ne bekliyordun ki?” “Bu kadarını da değil!” “Hayır, ne bekliyordun ki?” “Neden beklemeyeyim yav, neler neler oldu şu geçen zamanda. Hiç mi vurmamış kimseyi olanlar? Neyiz ki biz, öğrenci, öğretmen, mühendis, doktor, bankacı, işsiz… Hiç mi garipsemedik olanları? Hiç mi kendimizi satılığa çıkmış hissetmedik, hiç? Bir tek o kız mı düşürdü çocuğunu, bir tek Metin Lokumcu mu öldü, bir tek onlarca madencinin ailesi mi yas tuttu, bir tek bir buçuk milyon gencin sınavı, emeği mi yalan oldu? Hiç mi “Ulan işe bak, adamların yaptığına bak, yüzsüzlüğüne bak” demedik?”

Dedik. Her gün açtığımızda gazeteyi, çarpılırken bir yeni gelişmeyle daha, “Sana da günaydın, sana da…” dedik. En ortalık gazeteden bile okurken haberi, neresinin yalan olduğu, neresinin kelime oyunu olduğu bağırıyordu, duyarak okuduk. Haberin içinde olup da haber olmamayı öğrendik. 20000 kişi bir araya gelip de, parmakla sayılabilmeyi gördük. Onca komedi döndü, ama gevrek gevrek gülmedik hiç.

Çünkü biz bayılıyorduk aksaklıkları görmeye. Öyle çıldırmıştık ki gencimize yaşlımıza rahat batıyordu ve evimizde oturamıyor, biber gazıyla kafayı buluyor, polis copuyla sırt masajı ihtiyacımızı görüyorduk. Annelerimizin babalarımızın, abi ablalarımızın vakti zamanında yaşadıklarından ders çıkarmayı bilmiyor, konu komşudan duyduklarımızla uslanamıyorduk. Sonra bu yaşadıklarımızın mağdur edebiyatı tonuyla dinlenmesinden büyük bir zevk duyuyorduk çünkü istiyorduk ki akıllarında neye tepki gösterdiğimiz değil, başımıza ne geldiği kalsın. Hiç işimiz gücümüz yoktu da o yüzden bize kimin ne olduğunu 5 dakikada söyleyip bitirebilecek adamları can kulağıyla dinleyip sonra sıkılmaktansa, araştırmaya değer veriyorduk. Hatta biz öyle zıvanadan çıkmıştık ki, güzel günlerin geçmişte değil gelecekte olduğuna şiddetle inanıyor, şanlı diye öğretilen tarihleri elimizin tersiyle itiyorduk. Düşünsene, yıllar sürecek bir koşuda ismi hiç hatırlanmayacak koşucular, o koşuculara su verenler, ayaklarına takılabilecek taşı yolundan çekenler, onlara moral verenler olmaya yeltenmiştik ve ‘görmek nasip olur mu o günü’ bilemeden yaşamayı, yaşamak sayıyorduk.

Senin anlayacağın, biz bildiğin delirmiştik ve şimdi akıllanamıyoruz!

“ey
beni
ağzı açık
dinleyen adam!
belki arkamdan bana
bu kalbini
haykırana
“kaçık”
diyen adam!
sen de eğer
ötekiler
gibi kazsan,
bir mana
koyamazsan
sözlerime
bak bari gözlerime;
bunlar:
deli gözbebekleri!
gözbebekleri!”
Nazım Hikmet Ran